Türkiye: 50 yıldır bekleme odasında

Alman gazetesinin Türkiye yorumu: “Hoşnutsuzluğun yanı sıra kendine güven de artıyor. Türkiye yaklaşık elli yıl önce AB yoluna koyuldu ancak bugüne değin başarı sağlamadı. Oysa Türkiye ekonomik olarak daha da iyiye gidiyor”

Gerd Höhler / Südwest Presse
2010-12-17
 

Avronun kurtulma şansı var mı? AB çatırdıyor mu? Türkiye’nin AB’den sorumlu Bakanı ve Başmüzakerecisi Egemen Bağış AB katılım müzakerelerinde, “Dişinizi sıkın biz size yardıma geliyoruz.” diye sesleniyor. Türkiye’yi, kapıları açmamamız gereken sıkıcı talepte bulunan bir ülke olarak gören birçok Avrupalının aksine Bağış, Türkiye için farklı bir rol dağılımı öngörüyor: “AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var.”

Bu tür açıklamalar ne denli özgüvene sahip olunduğunu ortaya koyuyor. Bu da Türkiye’nin ekonomik gücünden kaynaklanıyor olsa gerek. Birçok Avrupa ülkesi ekonomisi durgunluk yaşarken Türkiye, yılın ilk yarısı için yüzde 11 oranında büyüme kaydettiğini açıkladı. Dünyanın önde gelen ekonomileri arasında da 15’inci sırada yer alıyor. Bu, AB’de yedinci sıra anlamına geliyor. Ve giderek daha çok AB ülkesi eksilere ve borçlarını kontrol edemez hâle gelirken Türkiye borçlarını azaltıyor: 2009 da Gayrisafi Yurt İçi Hâsıla (GSYİH) borcunu yüzde 45,5’ten yüzde 42,3 oranına düşürdü. Böylelikle durumu birçok AB ülkesinden daha iyi oldu.

Türk Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, “Biz sağlam temeller üzerinde duruyoruz.”

dedi. Şimşek severek anlattığı hikâyesini yineledi: Dört erkek ve dört kız kardeşi ile Türkiye’nin güneydoğusundaki Batman ilinin Arıca köyünde “elektrik ve sudan yoksun” olarak büyüdüğünü anlattı. Ailesinin ümidi olduğunu, altı yaşında başladığı ilkokul çağına kadar sadece “Kürtçe” konuştuğunu, bir kelime bile Türkçe bilmediğini, daha sonra ağabeylerinin desteği ile Ankara’da ekonomi okuma fırsatı bulduğunu ve ardından burslu olarak İngiltere’ye gidebildiğini, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hükûmetinde 2009 yılında Maliye Bakanı olarak atanmadan önce Merill Lynch, ardından da New York ve İstanbul’daki bir bankada çalıştığını belirtti. “Tüm bunlar bir nesilde yaşanabiliyor.”

Mehmet Şimşek’in biyografisine benzer biyografilere Türkiye’de sık rastlanmakta. Bu gibi kariyerler, “Boğaziçi’ndeki hasta adamın” şimdilerde büyümekte olduğunu ve dış siyaseti bakımından giderek daha fazla özgüvene sahip bölgesel güç hâline geldiğini gösteriyor. Şimşek’in 1967 de dünyaya geldiği tarihten bu yana kişi başına düşen gelir neredeyse 20 katına çıktı. Sadece geçtiğimiz yıl ülke, nominal ekonomik gücünü üç katına çıkarttı. Şimşek, “Yeteri derece sermaye akışı olduğu takdirde, ekonomimiz yılda kalıcı olarak yüzde yedi veya sekiz oranında büyüyebilir ama Avrupa güçsüz.” diyor. Şimşek’in bakış açısıyla AB’ye üyelik ekonomik nedenlere değil. “Biz katılımı, siyasi dönüşüme bağlı nedenlerle istiyoruz.” diyen Şimşek, “Biz Avrupa’yı, bize ilham veren değerler düzeni olarak algılıyoruz.” diye de ekliyor. Şimşek, tüketim hevesli genç nüfusuna sahip Türkiye’nin üyeliği daha çok AB’nin işine yarayacağına inanıyor.

Tam dakikasında Ankara’daki Devlet Demir Yolları garında 91017 Ekspresi harekete geçiyor. Saatte 250 kilometre hızla yol alan tren Anadolu platosu üzerinden 270 kilometre uzaklıktaki Eskişehir’e gidiyor. Avrupa Yatırım Bankası, sağladığı 850 milyonun üzerindeki kredilerle Türkiye’nin ilk hızlı treninin yapımını destekledi. Yeni hattın Eskişehir’den geçmesi tesadüf değil. Sanayileşen üniversite şehri de “Anadolu Kaplanları” arasında yer alıyor ve Sanayi ve Ticaret odası Başkanı Harun Karacan’ın da ifade ettiği gibi “yıldızı parlayan” şehirler arasında yer alıyor. Eskişehir’de yüzde dört olan okuma yazma bilmeyenlerin sayısı ülke ortalamasının yarısı kadar iken kişi başı gelir de şimdi bu ortalamanın yüzde üç üzerinde. Şehrin altın çağı 19. yüzyılın sonlarına denk geliyor: O zamanlar efsane Bağdat demir yolları bakımından Eskişehir kavşak konumundaydı. Günümüzde ise Eskişehir’de dizelli lokomotifler ve tramvayın yanı sıra F-16 savaş uçaklarının ve askerî taşımada kullanılan A400 Airbus uçaklarının motorları ve bileşenleri üretiliyor.

35 bin işçiye sahip yaklaşık 300 firma Eskişehir’in sanayi bölgesinde mukim. Bunlar arasında üç yıldır İtalyan Candy grubuna geçen Süsler de bulunuyor. 800 işçisi bulunan firma ev aletleri üretiyor. Buradaki üretim bandı hiç boş durmadığı gibi üç vardiya çalışılıyor. Firmanın müdürü Cemal Dereoğlu üretilen ürünlerin yüzde 80’inin ihraç edildiğini bunların yüzde ikisinin de AB’ye ihraç edildiğini söylüyor. Türk ekonomisinin olduğu gibi Süsler de 1996 yılında AB ile yapılan Gümrük Birliğinden istifade ediyor. Dereoğlu, “Bu ihracatımız bakımından için önemli bir gelişmeydi.” diyor. Firmanın, Eskişehir’deki üretim verimi Çin ve Rusya’da düşük ücretlerle ürettiklerinden daha yüksek.

24 bin öğrencisi ve 1,5 milyon açık öğretim öğrencisiyle ülkenin en büyük Üniversitesi olan Anadolu Üniversitesinin şehre olumlu katkıları var. 32 öğrenci, gazeteci yetiştiren Profesör Nezih Orhon’un seminerine katılıyor. Orhon, kim Türkiye’nin AB katılımından yana diye soruyor.

Sonuç onu da şaşırtıyor: Sadece bir kişi elini kaldırıyor. 23 yaşındaki Ayşe, “Biz sürekli olarak AB’nin şartlarını yerine getirmeye çalışıyoruz ama Avrupalılar sürekli olarak bize yeni şartlar dayatıyor ve böylelikle yolumuza taş koyuyor.” diyor. Kısa süre önce de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, “AB 50 yıldır bizi kapıları önünde bekletiyor.” diye şikâyet ediyordu. Yani yarım yüzyıl bekleme odasında.

Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, tüm ihlallere rağmen, Türkiye’nin hedefinin AB üyeliği olduğunun güvencesini verdi. Ancak Ankara’daki hükûmet çoktan yeni seçenekler aramaya başladı bile. Türkiye, aralık ayı başlarında Suriye, Lübnan ve Ürdün ile yakın siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkilerini geliştirmek üzere bir anlaşma imzaladı. Suriye Ulaştırma Bakanı Yarub Süleyman Bedr, anlaşmayı, planlanan Orta Doğu Birliği için -buna Gümrük ve para birliği de dâhil- atılmış ilk adım olarak değerlendirdi. Bu düşünce, Türk Dış Ticaret Konseyinin dokümanlarında şekillenmeye başladı bile: Birlik kurcu ülkelerin yanı sıra İran, Irak, Kuveyt, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Yemen, Umman ve Bahreyn’i kapsıyor. Yani 270 milyon nüfuslu ve neredeyse bir trilyon dolarlık ticaret hacmi bulunan bir bölge düşünün. Davutoğlu ise birliği daha büyük boyutta düşünüyor: Onun aklında yer alan “ekonomik birlik” Türkiye’den Mısır’a, oradan da Kuzey Afrika’dan Fas ve Sudan’a uzanan bir bölgeyi kapsıyor. Anlayacağınız “Boğaziçi’nden Aden Körfezi’ne uzanan bir bölge.

Bazı Batılı diplomatlar, Davutoğlu’nun kendini Neo-Osmanlı Süper güç nostaljilerinde kaybettiği kanısında. Türkiye’nin doğu siyaseti ekonomik nedenlere dayanıyor. Türk ihracatçısının bu zamana değin yüzde 70 oranında ürünlerini sattığı çoğu Avrupa ekonomisi duraklamada. Buna karşın Türk ekonomisi büyüyor. Çünkü ülke sürekli olarak -özellikle de orta Doğu, Orta Asya ve Kuzey Afrika’da- yeni pazar arayışı içerisinde. Ankara’daki diplomatlar, bunun Türkiye’nin AB perspektifine ters düşmediğini belirtiyor. Hatta Arap dünyasına olan yakın ilişkileri nedeniyle de AB nezdindeki değeri de artıyormuş. Başbakan Erdoğan’ın da AB’ye sırtını dönmesi söz konusu değil. Çünkü o da AB perspektifinin, ülkesini Orta Doğu’da oldukça cazip hâle getirdiğinin elbette ki farkında. (Tercüme: BYEGM)