Mainichi Shimbun: Türkiye'de reform

Japon Mainichi Shimbun gazetesi, Türkiye’ye geniş yer ayırdı. Gateze, üç günlük yazı dizisinde Türk ekonomisi, Ortadoğu ve AB ile ilişkiler ve anayasa reformu başta olmak üzere pek çok konuya değindi.

Youji Hanoka – Mainichi Shimbun
2010-11-26

TÜRKİYE’DE REFORM (1)… DEMOKRASİ İLE İSLAMLAŞTIRMA SÜRÜYOR

(26 Kasım 2010 Cuma)

Anayasa Değişikliğiyle Ordunun Statüsü Aşağı Çekildi

İstanbul’da yaşayan iki çocuk annesi Hatice Koçar, siyah-beyaz renkli türban ve kot pantolonlu görüntüsüyle söyleşi için belirlediğimiz mekâna geldi. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesindeki eğitimine 12 yıl önce ara vermiş ve geçen yıl yeniden okula dönmüştü. Üniversitede bayan öğrencilerin türban takmasının yasaklanması sonucu 1997 yılında eğitimine ara vermişti. Ancak, İslam’ın geleneksel ve demokratik değerlerini savunan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti ) 2002 yılında tek başına iktidara gelmesiyle türban için uygun bir ortam oluştu.

Doktor olursa mühendis eşinden daha fazla geliri olacağını tahmin eden Koçar, “Yaşam şekli ve giyim tarzı yüzünden eğitim hakkı kaybedilmemelidir. Türban yasağı, kadınlara baskıdır.” diye konuştu.

Dinin devlet işlerinden ayrılmasını ülkenin temel prensibi olarak benimseyen Türkiye’de türban konusu, laiklik ile din arasındaki siyasi çatışmalarda sürekli kullanıldı. Ancak Koçar gibi türban sorununu yurttaşlık hakları çerçevesinden değerlendirenlerin sayısı artıyor.

AK Parti’nin, kamuoyu desteğini bu şekilde elde ettiği görülüyor. Diğer yandan, Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf ise takım elbiseli bir görüntüye sahip. Türban kullanmasa da kamusal alanlarda türban takılmasının bir yurttaşlık hakkı olduğunu söyleyen Kavaf: “İnsan hakları, eşitlik, daha iyi yaşam şartları ve eğitimin verildiği bir toplumu arzu eden sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle soruna aynı bilinçle yaklaşıyoruz.”diyor.

AK Parti, eylülde gerçekleştirilen referandumla Anayasa’nın 26 maddesini değiştirdi. Kadınları ve engelliler için memnun edici değişiklikler yapıldı. Gelecek yıl hazirandaki genel seçimlerin ardından, yeni bir “demokratik anayasanın” hazırlanacağı da tahmin ediliyor.

Demokratikleşme hareketiyle ordunun statüsü de aşağı çekiliyor. Ordu, şimdiye kadar “laikliğin koruyuculuğunu” kendisine görev edinmiş, İslami rengin güçlendiği dönemlerde siyasete müdahale ederek İslami siyasi partileri yok etmişti. Hâlen yürürlükteki Anayasa da 1980 darbesi sonrası yönetime gelen askerî hükûmet tarafından hazırlanmıştı. Ancak Avrupa Birliği (AB) kriterlerinden uzaklaştıran antidemokratik askerî darbelerin, ordu için de büyük önem taşıyan AB’ye girilmesini zorlaştırdığı bir gerçektir.

1983 yılında sivil hükûmet idaresine geri dönülmesinin ardından, Anayasa’da temel insan haklarını temin etmek üzere 17 kez değişiklik yapıldı. Son değişikliklerle 1980 darbesini yapan askerî idarenin yargılanması yolu da açıldı. Eski komutanlardan Hak ve Eşitlik Partisi Başkanı Osman Pamukoğlu, “Artık, askerin siyasete müdahalesi diye bir şey olamaz.” diyerek bu durumu teyit etti.

Söz konusu “demokratik yollarla İslamlaştırma” konusuyla ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisi de uğraşıyor. CHP Genel Sekreteri Süheyl Batum, Anayasa Mahkemesi üyelerinin belirlenmesinde Meclisin söz hakkını artıran yeni anayasa değişikliğini örnek göstererek “İktidarın önce yargıyı ele geçirmesiyle ülke adım adım İslam ülkesi hâline getiriliyor.” ifadesiyle endişelerini dile getirse de gerçekte CHP’nin, değiştirilen 26 maddeden sadece üçüne karşı çıktığı görüldü.

AB ile Entegrasyon

Türkiye’de demokratikleşme süreci İslam, Batı dünyası ve ordu olarak tanımlanabilecek birçok faktörün iç içe geçmesiyle gelişti. Türkiye’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Atatürk, ölümünün 72. yıl dönümü olan 10 Kasım’da, saat dokuzu beş geçe bütün ülkede iki dakikalık bir saygı duruşuyla anıldı. Ankara’da kaldığımız otelin restoranındaki müşteriler ve otel çalışanları da ayağa kalkarak saygı duruşunda bulundu. Ardından, her şey normale döndü.

Bunun bir gün öncesinde, AB’nin yürütme organı Avrupa Birliği Komisyonu, katılım müzakeresi süren Türkiye’nin siyasi ve ekonomik durumunun analiz edildiği İlerleme Raporu’nu açıkladı. Türkiye’nin temel haklarda kaydettiği gelişmenin yeterli bulunmadığı Rapor’da, daha fazla sonucun ortaya konması istendi.

Bir gün arayla bu iki konunun peş peşe gelmesi dikkati çekiyor. Sarsılmaz Atatürk ilkeleri ile AB üyeliğini hedefleyen çok sayıdaki reformun entegre edilebilirliği tartışmaları, bundan sonraki süreçte ülkenin gidiş istikametini belirleyecek.

Osmanlığı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenik düşmesinin ardından, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet’in ilanına önderlik eden Atatürk, İslam kurallarını esas alan bir sistemin altında Batı’yı yakalamanın mümkün olamayacağını düşünerek İslam’a mesafe koyan laiklik ilkesini ve Batılılaşmayı ülkenin temeli olarak belirledi. O tarihten bu yana ordu ve yargı, ülkenin temelinin tehdit edildiğine kanaat getirdikleri dönemlerde siyasete müdahale ettiler. Ordu, 1960 ve 1980’de askerî darbe yapmanın dışında, 1971 ve 1997 yıllarında da başbakanları istifa ettirdi. Anayasa Mahkemesi 2001 yılında İslamcı Fazilet Partisi’nin kapatılmasına karar verdi. Kapatılan Fazilet Partisi milletvekillerinin bir bölümü AK Partinin kurucuları oldu.

Diğer yandan Türkiye, AB’nin öncülü Avrupa Ekonomik Topluluğu ile 1963 yılında ortaklık anlaşması imzaladı. 2005 yılında başlayan AB üyelik müzakerelerinde, demokratikleşme ve pazar ekonomisini AB standartlarına ulaştıracak bir politika izlenmesi kararı çıktı.

Ordu tarafından hazırlanan 1982 Anayasa’sının bu yıl eylülde revize edilmesi de izlenen bu politikayla bağlantılıdır. Anayasa değişikliği paketinde, ordu mensuplarına askerî mahkeme yerine sivil mahkemelerde yargılanma yolunun açılması, Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde Meclise daha fazla yetki tanınması, kadın ve çocuk haklarının artırılması ve kişisel verilerin korunması dâhil 26 madde değiştirildi.

Anayasa değişikliği paketi AB İlerleme Raporu’nda “doğru yönde bir gelişme” olarak değerlendirildi. Ancak ifade özgürlüğü ve azınlıktaki Kürtlerin haklarının korunması açısından yetersiz bulundu.

Türkiye’nin Tarihinden Başlıklar

1922 Osmanlı İmparatorluğu yıkıldı.

1923 29 Ekim’de, Lozan Anlaşması’na istinaden Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. (İlk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’tür.)

1952 Türkiye NATO üyesi oldu.

1960 27 Mayıs askerî darbesi.

1961 Sivil hükûmet iktidara geldi.

1971 Askerî muhtıra neticesinde iktidar değişti.

1974 Kıbrıs’ın işgali.

1980 12 Eylül askerî darbesi.

1981 Anayasa hazırlandı.

1982 Demokratik idareye dönüş.

2002 AK Parti iktidara geldi.

2005 AB ile müzakereler başladı.

2006 AK Partiden Abdullah Gül, ilk İslamcı Cumhurbaşkanı seçildi.

2010 AK Partinin hazırladığı Anayasa değişikliği paketi referandumla onaylandı.

Tohoku Üniversitesinden Doçent Fumiko Sawae: “Kürt Sorunu Bundan Sonrası İçin Kilit Noktası”

Tohoku Üniversitesinden Doçent Fumiko Sawae, Türkiye’deki değişime dair görüşlerini şöyle ifade etti:

Türkiye, Avrupa Birliği üyeliğini hedeflerken demokratikleşme çabasıyla çok sayıda reform yaptı. 2002 yılından bu yana tek başına iktidarda olan AK Parti, Batı ülkeleriyle aynı çizgide dinî özgürlüğe önem verecek bir biçimde dinin devletten ayrılması hususunu savunuyor, fakat bu konuda pek çok sorun var.

Eylüldeki referandumda onaylanan Anayasa reformu, askerlere, 1980 dönemi askerî darbesi sorumlularının yargılanmasına kadar varan ordunun gücünü yeniden elde etmeye yönelik bir dizi hareketi de sürüyor. Sivil otoritenin ordu ve emniyet güçlerine kabul ettirilmesi ve bunun yerleşik hâle gelmesi daha zaman alacağa benziyor.

Kamusal alanlarda türban takılması sorununda olduğu gibi AK Parti iktidarı döneminde İslamlaştırılmanın gerçekleştirildiği yönündeki endişeler kısmen köklüyse de toplum, demokrasi çerçevesinde alınan karara uyulması gerektiği düşüncesinde. Bundan sonraki asıl süreç, milliyetçi görüşteki kesimin konuya bakışının yumuşatılması ve çoklu kimliği kabul etmesi konusuna odaklanıyor.

Nüfusun yüzde 20-30’unu oluşturan Kürtlere, günlük yaşamda konuşma dili özgürlüğü ve kültürel haklar sağlayan pek çok reform yapıldı. Ancak siyasi ve ifade özgürlüğüne yönelik kısıtlama hâlâ sürüyor. Kürt siyasi partisinin istediği etnik özerkliğin tanınması gibi zor sorunlar da mevcut. Gelecek hazirandaki genel seçimlerin ardından yürürlüğe gireceğine dair tahminler yapılan yeni anayasada bu yönde bir vaade yer verilmezse karşılıklı zıtlaşmanın yeniden alevlenme olasılığı bulunuyor.

Dış ilişkilerde ise “sıfır sorun, maksimum iş birliği” sloganıyla kökleri tarihe dayanan sorunlarla çarpışmaktan kaçınılarak ekonomik bakımdan karşılıklı dayanışma çizgisi takip ediliyor ve bir yandan da uluslararası gelişmenin teşviki ve bölgesel dengenin sağlanması politikası sürdürülüyor. Uzun yıllardır düşman kabul edilen Yunanistan ile ilişkiler daha iyiye giderken, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki zulüm nedeniyle zıtlık yaşanan Ermenistan ile dostluk ilişkilerinin kurulmasına çalışılıyor.

Diğer yandan, bu çabaların bir neticesi olan Suriye ve İran ile ilişkilerin derinleştirilmesinin, dost ülke İsrail’de izole edilmişlik duygusunu tetikleme ihtimali göz önüne alınarak bölgedeki dengelerin iyi gözlenmesi gerekiyor.

Son yıllarda, Rusya, Orta Asya ile Avrupa ülkelerini bağlayan petrol ve doğal gaz boru hattının geçtiği enerji arteri görevi üstlenilmesi Türkiye’nin jeopolitik önemini yükseltiliyor. Batı ülkeleriyle iş birliğini dayanak alan, Çin ve Afrika ülkelerini de içeren çok yönlü diplomasiyi de stratejik olarak sürdüren Türkiye’nin, küresel anlamda büyük bir ülkeye dönüşmeyi hedeflediği söylenebilir. Ayrıca bu reformları sadece AB üyeliği için değil, büyük bir ülke olma yolunda gerekli ön şartlardan biri olarak değerlendirenlerin sayısı da artıyor.

“Mevcut Anayasa Halkın Arzusu Değildir”

Meclis Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu’ya, eylülde yapılan Anayasa değişikliği referandumu ile yeni anayasa sistemine dair düşüncelerini sorduk. AK Parti’nin kurucu üyesi olan Kuzu, aynı zamanda anayasa hukukçusudur.

SORU: Anayasa değişikliği referandumu hakkındaki düşünceniz nedir?

KUZU: Yürürlükteki Anayasa, 1980-83 yılları arasında iktidardaki askerî idare tarafından düzenlenmiş olup demokratik bir anayasa olmadığı gibi halk tarafından da desteklenmemektedir. Anayasa reformu hem halkın isteği hem de AB katılım müzakereleriyle bağlantılıdır.

SORU: Muhalefetin, Anaysa değişikliğiyle “İslamlaştırma hedefleniyor” diyerek karşı çıkmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

KUZU: Eskiden beri böyle. Başbakan Özal (1983 yılında demokratik düzene dönülmesiyle), Başbakan Menderes ve Başbakan Demirel’e (1960 ve 1970’te ordunun baskısıyla iktidardan uzaklaştırıldılar) de benzer saldırılar yapıldı. Anayasa değişikliğine karşı çıkanların yüzdesinin 42’ye ulaşması, bu korku politikasının sonucudur. Gerçekte kabul oylarının yüzde 70’lerde olacağı tahmin ediliyordu.

SORU: Yeni anayasa hakkında ne düşünüyorsunuz?

KUZU: AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nda, son dönemde yapılan Anayasa değişikliği, olumlu bir gelişme olarak değerlendirildi. Elbette henüz yetersizdir. Genel seçimlerin ardından yeni Anayasanın hazırlanması hedeflenmektedir. Ordunun etkisi daha da aza indirgenecektir.

TÜRKİYE’DE REFORM (2): KOMŞU İRAN İLE YAKINLAŞMA, AB’NİN DE ARZUSU

(27 Kasım 2010 Cumartesi)

Doğu ile Batı Arasında

İran’ın nükleer zenginleştirme faaliyetleri sorunu konusunda 17 Mayıs 2010’da Tahran’da gerçekleştirilen basın toplantısında Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve Brezilya Cumhurbaşkanı Lula Da Silva’nın, İran Devlet Başkanı Ahmedinejat ile el sıkıştıkları görüldü. İran’ın nükleer programı sorununda Türkiye’nin İran ile sergilediği dostane ilişki, Türk diplomasisinin Batı’ya yönelik geleneksel çizgisini genişlettiğinin simgesidir.

Ülkenin kurulduğu 1923’ten itibaren Türk diplomasisi “İslam’dan uzak durmayı ve Batı’nın parçası olmayı” hedefledi. Ancak, 2002 yılından bu yana tek başına iktidarda bulunan İslamcı AK Parti bu yönelimi değiştirdi. “Sıfır problem diplomasisi” öne

çıkartılarak, komşu İslam ülkeleri ve Rusya ile ilişkilere önem verilmeye başlandı.

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun ifadesiyle “çevre ülkelerle bölgede barışı”

hedefleyen strateji, “Doğu” ile “Batı” arasındaki dengenin köklü hâle getirilmesini

amaçlıyor.

Türkiye’nin İran’a yönelik dış politikası “Doğu” ile yakınlaşmanın bir örneğidir. Türkiye’nin laik, İran’ın ise tam karşıtı olan teokratik yönetim sistemi nedeniyle iki ülke birbirine karşı mesafeli bir yaklaşım sergiliyordu. Ancak, nükleer zenginleştirme programı sorununda İran’a yakınlaşmaya yönelik adım atarak bu ülke ile ABD ve AB arasında ara buluculuğa soyunan Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin yaptırım kararı önerisini de reddetti.

Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Şahin Alpay, Doğu’ya doğru genişleyen

Türkiye’nin yeni diplomasisini, “Orta Doğu’da barış ve istikrarın hâkim olması, ekonomik kalkınmaya hizmet ediyor.” diyerek, olumlu buluyor.

Türk hükûmeti, halk arasında giderek yaygınlaşan Batı’dan uzaklaşma eğilimine de dikkatle yaklaşıyor. AB ile müzakerelerin askıya alınması ve Avrupa tarafından Türkiye’nin üyeliğine yönelik olumsuz açıklamalar, 2004 yılında yüzde 73 olan AB üyeliliğine destek oranını bu yıl yüzde 38’e kadar geriletti.

Türkiye Perakendeciler Federasyonu Koordinatörü Fikri Türker, “İhracatımız çok yönlü bir hâle dönüşüyor, bu nedenle birçok kişi ‘reddedileceksek AB’nin bir önemi yok’ düşüncesinde.” diye konuştu.

Bununla birlikte, AK Partinin stratejik çizgisi sonuna kadar “Batı” yönündedir. AB üyeliğinin adil bir değerlendirmeyle yürütüldüğüne dair düşüncesi de değişmemiştir.

Doğu ile Batı arasında uzanan Türkiye, “Doğu” ile “Batı” arasında…

TÜRKİYE’DE REFORM (3): PAZARIN GELİŞTİRİLMESİNDE BAŞARI…YÜZDE 10’U AŞAN BÜYÜME KAYDEDİLDİ

( 28 Kasım 2010 Pazar)

İktidarın İstikrarı Ekonomiye Bağlı

İstanbul’da küçük bir fabrika… Televizyon anten sistemleri pazarının yüzde 60’ını elinde bulduran Devinim Teknik firmasının müdürü Mustafa Özkan, Lübnan’a gönderilmek üzere üretilen antenlerin parçalarını titizlikle kontrol ediyor. Firma, 2008 yılından bu yana İran ve Sudan başta olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerinin ulusal yayın kuruluşlarını da satış portföyüne katarak yıllık satış hacmini yüzde 30 artırmayı başardı.

Türkiye, 2002 yılında İslamcı AK Partinin tek başına iktidara gelmesini takiben komşu İslam ülkeleriyle ikili ilişkilerini düzeltmeye yöneldi. Bunun arkasında, ticaret alanının çok yönlüleştirilmesi şeklinde ifade edilebilecek, son derece gerçekçi bir ekonomi politikası bulunuyor.

Bölgelere göre ihracat miktarları dağılımına bakıldığında, 2000 yılında toplam ihracatın yüzde 54’ünü oluşturan AB’ye yönelik ihracat payı 2009’da yüzde 46’ya gerilemesine karşılık, aynı dönemde yüzde 13 olan Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerine yönelik ihracat miktarının ise iki katına yükseldiği görülüyor. Devinim Teknik’in Müdürü Özkan, bu ticari başarıya izlenen dış politika sayesinde ulaşıldığını söylüyor.

2002 yılından bu yana izlenen yeni pazar açılımı, Avrupa’yı vuran 2008 yılındaki küresel mali krizden Türkiye ekonomisinin olabildiğince hızla çıkmasını sağladı. Gayri Safi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) oranı, 2008 yılının dördüncü çeyreğinden itibaren dört dönemdir pozitif değerlere yükseldi. Türkiye, bu yılın ilk iki çeyreğinde kaydettiği yüzde 10’un üzerindeki büyüme oranıyla, G-20 ülkeleri arasında Çin’den sonra en yüksek büyüme hızına sahip oldu.

Çevre ülkelere yönelik sürdürülen diplomasi ise enerji sorunuyla bağlantılıdır. Akaryakıtta yüzde 90’ın üzerinde dışarıya bağımlı olan Türkiye’nin enerji politikası, dış politikasından ayrı düşünülemez. Yakın çevrenin dünya petrol rezervlerinin yüzde 70’ine sahip olduğu göz önüne alındığında, ihracatın çeşitlendirilmesi ve Avrupa’ya yönelik enerji aktarımının ana terminali olma stratejisi, Bahçeşehir Üniversitesi öğretim üyesi Mert Bilgin’in de dediği gibi, çevre ülkelerle dostane ilişkiler kurulmasını mantıklı kılıyor.

Bununla birlikte, temelde Avrupa’yı merkez alan ekonomi yaklaşımı ve Batı ülkeleriyle ilişkiler değişime uğradı. 2001 yılında yaşanan ekonomik krizde Demokrat Sol Partinin çoğunlukta olduğu koalisyon hükûmetince Uluslararası Para Fonu (IMF) kılavuzluğunda planlanan mali reform, AK Parti hükûmetinin tek başına iktidara gelmesiyle gerçekleştirildi.

Cihan Haber Ajansı Ekonomi Editörü Ramazan Solak , “Hükûmete duyulan güven, ekonomik reformu mümkün hâle getirdi. Ekonomide dengenin sağlanması, gelişen diplomasiyle de bağlantılı.” diye konuştu. Ana muhalefetteki Cumhuriyet Halk Partisinin Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran ise ekonominin durumunu “balon” olarak değerlendirerek eleştirdi.

Hızla yükselen ekonomik büyümenin, enflasyon açısından dengesiz olduğu yorumları da yapılıyor. AK Partinin popülaritesinin ardında, her şeyin yolunda gittiği bir ekonomi olduğu ise şüphesiz. Bu anlamda, AK Parti iktidarının istikrarı ekonomiye bağlı. (Tercüme: BYEGM)