MÜSİAD’dan yeni dönem için ‘4-i’ formülü ve ithalat uyarısı

MÜSİAD’ın 2011 yılı Ekonomi Raporu’nun açıklayan Genel Başkan Ömer Cihad Vardan, “Yeni dönemin 4-i formülü içermesi gerektiğini, bir başka ifadeyle, ‘istikrar ortamında, istihdam sağlayan, inovasyon odaklı imalatı önceleyen bir dönem’ olması gerektiğini vurguluyoruz” dedi.

 ekoyorum.com / 2011-06-29

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği’nin (MÜSİAD) 2011 Ekonomi Raporu, Genel Merkez ‘de Genel Başkan Yardımcıları Nail Olpak, Murat Kalsın, Ali Reis Topçu, Ekonomi Danışmanı Prof. Dr. İbrahim Öztürk ve Genel Sekreter Yardımcısı Dr. Hatice Karahan’ın katıldığı bir basın toplantısı ile Genel Başkan Ömer Cihad Vardan tarafından açıklandı.

Araştırmalar ve Yayın Komisyonu koordinasyonunda ‘MÜSİAD Ekonomi Danışma Kurulu’ tarafından hazırlanan ve yurt çapına yayılmış 3500’ü aşkın reel sektör temsilcisinden alınan görüşleri de kapsayan, Sürdürülebilir Büyüme İçin Stratejik Dönüşüm başlığı altında yayınlanan ‘2011 Türkiye Ekonomisi Raporu’nun basın toplantısında konuşan MÜSİAD Genel Başkanı Ömer Cihad Vardan şunları söyledi:

MÜSİAD her yıl Ekonomi Raporları hazırlamakta ve her raporun da bilgilendirici bir teması bulunmaktadır. Bunu tespit ederken, uzmanlarımız ve akademik kadromuzla birlikte, MÜSİAD’ın misyonu gereği, vizyoner bir bakış açısı ile ilgili yılı ve geçmişi hem Türkiye hem de dünya ölçeğinde inceliyor, ileriye yönelik bir ufuk çizmeye çalışıyoruz. Örneğin, geçen yılki raporumuzun teması; “Ekonomide ve Demokraside Yükselme Zamanı” idi. Bir önceki sene ise, “Küresel Kriz – Yeni Dersler”, ondan bir sene önce de “Demokrasi ve İstikrar İçinde Kalkınma” teması işlenmişti.

Sürdürülebilir büyüme için stratejik dönüşüm

İşte bu şekilde yapmakta olduğumuz çalışmalarla kamuoyuna, o yılın konjonktürüne ve öngörülerimize uygun mesajlar vermeye çalışıyoruz. Bu düşüncelerle hazırladığımız, bu yılki çalışmamızın teması ise “Sürdürülebilir Büyüme İçin Stratejik Dönüşüm” olarak belirlendi.

2011 Haziran Seçimlerinde de bu konu, açıkça gözler önüne serilmiş, milli gelirin en önemli iki halkasını oluşturan, tüketiciler ile üretici ve imalatçıların, yani kısaca tüm halkımızın, demokrasiye ve istikrara ne denli önem verdiğini ve büyümeye devam etmek istediğini net bir şekilde göstermiştir.

Bilindiği üzere, Türkiye ekonomisi, bugün içinde bulunduğu güçlü konuma, büyük mücadelelerle gelebilmiştir. Zira, Türkiye, 1980’lerde bir kıpırdanma sürecine girmiş, ancak bu sürede istenen kalkış için gerekli, iç ve dış çıpalar devreye sokulamamış, dolayısıyla da sistem bu on seneyi, önce çıkışı, sonra da inişi bir arada yaşamış bir dönem olarak geçirmiştir. Koalisyon hükümetlerinin başarısız politikalarına sahne olan 1990’lı yıllar ise, T.C. ekonomi tarihinde “kayıp on yıl” adıyla bir “tahribat” dönemi olarak yerini almıştır.

Hemen ardından gelen 2001 krizinin de etkisiyle, kalkınmada oldukça geride kalan ve artık hasta adam olarak görülmeye başlanan Türkiye, bu dönemden hemen sonra, tek parti ve güçlü bir liderlikle gelen istikrar, AB üyelik müzakere süreci, kriz sonrasının reform paketleri gibi destekleyici unsurlar sayesinde 2000’li yıllarda nihayet silkinerek başarılı bir “tamirat” sürecine girmiştir.

Türkiye’nin kabuğunu kırdığı, milenyumun bu ilk on yıllık diliminde, ana hedef, ekonominin çatısı olan makro ekonomik istikrarın sağlanması olmuştur. Hatta ekonomide normalleşme ve iyileşmenin yaşandığı 2002-2007 yılları arasındaki uygulamaların, ne denli başarılı olduğunu, 2008-2010 arasındaki küresel kriz ve sonrası dönemdeki performanstan görebiliyoruz. Zira, bilhassa 2010 yılı, alınan tedbirlerin ne kadar isabetli olduğunu gösteren tam bir “test yılı” olmuştur.

Avrupa ülkeleri, ABD ve Japonya gibi olgun ekonomiler dahi kriz sonrasında bir hamle yapamazken, Türkiye, dünyada pozitif yönde ayrışmış, çalkantılı dünyada sakin ve güvenilir bir liman olarak ön plana çıkmıştır. Bu da, Türkiye’nin şoklara karşı bu son on yılda bir hayli mukavemet kazandığını, daha önce kendisi bir kriz kaynağı olan ekonomisinin, küresel krizlere bile karşı koyabilecek mukavemete kavuştuğunu göstermiştir. 

İşte, yüksek büyüme formülünün artık ezberlendiği bu aşamada, küresel krizin beraberinde getirdiği yeni koşullar dahilinde, durumun sürdürülebilirliğini sağlamak ve bir yandan da tamirat döneminin eksik yanlarını tamamlamak amacıyla,  2011-2023 dönemi adeta bir hamleye dönüştürülmelidir.  Bu minvalde, girilen yeni dönemde, zincirleri kıracak farklı yaklaşımlara açık olmak ve “stratejik bir dönüşüm” yaratmak, anahtar niteliğindedir.

Raporumuzun kapak konusu olan “Stratejik Dönüşüm” kavramı, bir yandan rekabetçi bir ekonomik dönüşüm için derin katmanlara sirayet edecek yeni bir reform dalgasının başlatılması gereğine, öte yandan da, Türkiye’yi yönetebilir bir demokrasi yapacak yeni bir Anayasa yapılması ve buna dayalı olarak devletin baştan sona yenilenmesi gereğine işaret etmektedir.

Tabii bu yeni döneme başlarken, temininin devamı gereken en önemli şart; son senelerde sürekli dile getirdiğimiz üzere, istikrardır. Esasen, hayal ettiğimiz hamle imkânlarını fazlasıyla içinde barındıran ve bu tarihi önemdeki dönüşüm için şart olan müstesna istikrar ortamını,  12 Haziran 2011 seçimlerinde, halkımız bir altın tepsi içinde sunmuştur. Buna rağmen, herkesin bu istikrar beklentisi yönünde oy kullanarak geniş katılımlı bir Meclis çıkardığı ortamı bozmak için, huzursuzluk çıkartmaya çalışanlar da, ülkemiz için birlik olup yeni hedeflere koşmamız gereken şu kritik zamanda büyük bir tarihi hataya imza atmaktadırlar. Sanki bir el, uzanıp, tam da huzura kavuştuğumuzu düşündüğümüz bir ortamda, karışıklık yaratmaya ve huzuru bozmaya çalışmaktadır. Ama inanıyoruz ki, halkımız, daha önce de olduğu gibi, kendi huzurunu ve düzenini bozmaya çalışanlara günü geldiğinde gereken cevabı net bir şekilde verecektir.

Biz her halükarda bu durumun kısa süreceği inancını taşıyor ve bir an önce belirsizliğin ortadan kalkmasını diliyoruz. Bu inancımızla, istikrarın devam edeceği varsayımından hareket ederek, bahsettiğimiz stratejik modelin özelliklerinden ve ileriye yönelik ülkemiz adına taşıdığı önemden bahsetmek istiyorum.

Bizce, 2001 krizinden, hatta 1999 yılından beri devam etmekte olan mevcut model, Türkiye’de istikrarı ikame etme ve bir tamirat modeliydi. Bugün ise, Türkiye’nin ekonomideki öncelikli ödevi, 10 yıl öncesi konjonktürden çok farklı olan yenidünya düzeninde, fiyat ve finansal istikrarı sağlamanın ötesine geçmiştir. Aksine öncelik, üretim, istihdam ve rekabet odaklı dönüşümü gerçekleştirmektir. Yani Türkiye, para ekonomisinden reel ekonomi önceliklerine kaymalıdır.

Yeni dönem için 4-i formülü

Biz o nedenle, yeni dönemin 4-i formülü içermesi gerektiğini, bir başka ifadeyle, “istikrar ortamında, istihdam sağlayan, inovasyon odaklı imalatı önceleyen bir dönem” olması gerektiğini vurguluyoruz.

Bu genel seçimler döneminde memnuniyetle müşahede ettik ki, Türkiye’nin ortak kabul gören ve artık bir milli mutabakata dönüşen 2023 ekonomi hedefleri vardır. Bu sevindirici gelişmede, Türkiye’yi umutsuz bir kriz ve kaos ortamından alıp bu kıvama taşıyan sürece katkı yapan herkesin payı vardır. Bununla birlikte, 2023’te kişi başına düşen milli gelir hedefi olan 25.000 dolara ulaşmak için, Türkiye’yi 3.000 dolar bandından 10.000 dolar bandına taşıyan mimarinin yeterli olmayacağını ve ek hamleler yapılması gerektiğini de kabul etmek gerekir.

Bunun birkaç nedeni vardır. İlk olarak, Türkiye’nin mevcut iktisadi “yapı taşları” ya da “yapısalları’nın bu hedefle uyumlu hale getirilmesi gerekmektedir. Bu yüzden yeni inşa edilecek model, tamirattan ziyade elde edilen tecrübelerle yeni bir modelin oluşturulmasına yönelik bir hamle anlayışına dayanmalıdır.

İkinci olarak da, 2023 Hedeflerinin anayasal çerçevesi, devlet yapısı, eğitim alt yapısı, müfredat içeriği, eğitimdeki yönlendirme mekanizması, ulusal tasarruf kaynaklarının çeşitliliği, sanayinin teşvik ve yönlendirme kalitesi, emek piyasası yapısı gibi kritik bileşenleri yeni dönem hedefleriyle uyumlu hale getirilmelidir.

Üçüncü olarak ise, Türkiye ekonomisi, 2002 yılından beri, uzun yıllardır ihtiyaç duyduğu istikrara kavuşarak sahip olduğu potansiyel ile düşük varlık fiyatları, rekabetçi reel ücretler ve hızla gerileyen kredi maliyetleri gibi büyümeyi destekleyen avantajları yeterince kullanmış ve geleneksel sektörleri küresel rekabette en üst limite kadar zorlanmıştır. Bu meyanda, 2002-2011 döneminde, ekonomide istikrarın temini ve geleneksel sektörlerden gelen büyüme katkısı bir anlamda sistemi arkadan iten (push) unsurlar olmuştur. Ancak, bu düşük katma değerli ve düşük-orta teknolojili geleneksel sektörlere dayalı üretim anlayışının bundan böyle beklenen hamleye bir katkı yapması mümkün değildir. Aksine, artık Türkiye’nin potansiyel büyüme düzeyini yukarılara taşımak üzere itici değil, “çekici” (pull) çıpalara ihtiyacı vardır.

‘Orta gelir tuzağı’ ve ithalat uyarısı

Ayrıca,  bugün kişi başına düşen milli gelirde gelinen seviyeye bağlı olarak, bütün göstergeler Türkiye’nin bu aşamada bir “orta gelir tuzağı” testinden geçtiğine de işaret etmektedir. İşte, Türkiye’nin bir orta gelir kapanına sıkışarak artan oranlarda açık bir pazar haline gelmesinin önüne geçmek üzere, küresel düzene nasıl daha hızlı ve etkin entegre olacağımız üzerinde kafa yorulmalıdır. Zira, Türkiye’deki üretim yapısına bakıldığında, en büyük sektörler haline gelen alanlarda, yüzde 80’lere varan oranlarda bir ithal girdi bağımlılığının söz konusu olduğu görülmektedir. Bu modelde, yüksek katma değerli, nitelikli ara mallar, Avrupa’dan, ölçek ekonomisi gerektiren düşük maliyetli girdiler ise büyük oranda Asya’dan temin edilirken, sadece orta teknolojili yüzde 20’lere varan bir kısım girdiler, iç piyasadan temin edilebilmektedir.

Bu yüzden, Türkiye’nin bu konumdan çıkarak,  daha nitelikli, toplam faktör verimliliğine dayalı rekabetçi bir büyüme modeline geçme süreci hızlandırılmalı ve derinleştirilmelidir. Öyleyse, temel amaç, daha çok kaynak girdisine dayanan ve nicel olan büyümeyi artık nitel bir hale dönüştürmek olmalıdır.