Time: Erdoğan devri

Ünlü Amerikan Dergisi Time, Başbakan Tayyip Erdoğan’ı “Erdoğan devri” başlığıyla kapağına taşıdı. Erdoğan, Atatürk, İnönü ve Menderes’ten sonra Time’a kapak olan dördüncü lider oldu. İşte yazının tam metni:

Kırmızı halılar, şeref kıtaları ve top atışları sıradan politikacılar ve hükümdarlar içindir: Kahire ise Recep Tayyip Erdoğan için genellikle rock yıldızlarına mahsus bir resepsiyon düzenledi. Türkiye Başbakanı, çoğu kahramanlarının posterlerini taşıyan ve tezahürat eden binlerce hayranı tarafından hava limanında karşılandı. Gazeteciler bir açıklama için mikrofonlarını Erdoğan’a yönelttiler, ancak Başbakanın sesi tezahürat eden kalabalığın sesi tarafından bastırılıyordu. Sloganlardan birisi: “Erdoğan! Erdoğan! Gerçek bir Müslüman ve korkak değil,” şeklindeydi. Bir diğeri ise: “Türkiye ve Mısır tek yumruk,” şeklindeydi.

Totaliter rejimler, ülkeyi ziyaret eden büyük isimler için kitlesel, kalabalık karşılamalar düzenler, ancak Kahire’de ordunun elindeki geçici yönetim, Erdoğan için bir kalabalık ayarlamak zorunda kalmadı: Türk lider Arap dünyasında hakikaten popüler. Maryland Üniversitesinin Zogby International ile birlikte 2010’da yaptığı Arap kamuoyu araştırmasında Erdoğan en beğenilen lider olmuştu. Erdoğan’ın itibarı, Arap Baharından beri daha da yükseldi. Genç nüfusun eski despot liderlere karşı ayaklandığı ülkelerde çoğunluk, Erdoğan’ı sahip olmak istedikleri lider olarak nitelendiriyor.

İyi bir politikacı bu durumdan nasıl faydalanacağını bilir: Kahire ziyareti, Erdoğan’ın eylül ayının ortasında özgürlüğüne yeni kavuşan Kuzey Afrika ülkelerine yaptığı başarılı turun ilk ayağıydı. Tunus ve Trablus’ta da coşkulu karşılamalar oldu. Bu Erdoğan için en büyük sahnede alkışları kabul etme zamanıydı. Tur, Başkan Barack Obama’nın, Erdoğan’ın yakın bir geçmişte ABD’nin Orta Doğu’daki politikalarını eleştirmiş olmasını ve İsrail ile yaşadığı diplomatik gerginliği görmezden gelerek, kendisine bölgede gösterdiği “muazzam liderlik” nedeniyle övgüde bulunduğu New York’taki BM Genel Kurulu’nda sona erdi.

ABD Başkanı ile Arap sokakları her zaman aynı fikirde olmaz. Ancak tıpkı Mısır, Tunus ve Libya’da Erdoğan’ın adını tekrarlayan kalabalık gibi Obama da, eski diktatörlüklerin küllerinden doğacak yeni hükûmetlerin, Başbakanın son sekiz yılda inşa ettiği hükûmete benzemesini umuyor. Erdoğan, Türkiye’nin uluslararası itibarını muazzam biçimde yükseltti, bir zamanlar her şeye kadir olan ordusunu dizginledi, kişi başına düşen milli geliri üçe katlayan ekonomik politikalar uyguladı ve ekseriyetle Batı yanlısı tutumu muhafaza etti.

Erdoğan aynı zamanda, siyasi rakiplerine amansız davranarak, düşmanlarını cezaevine atarak ve basını sindirerek otokratik bir eğilim sergiledi. Türkiye ve Batı’daki birçok siyaset uzmanı, Erdoğan’ın anayasayı çok daha yetkin bir iktidarı elde etmek üzere yeniden yazma arzusunda olduğundan şüpheleniyor. Ancak hayranlarına göre, bu hataları başarılarının yanında sönük kalıyor. Demokratik, ekonomik olarak yükselişte ve uluslararası düzeyde beğenilen Türkiye’nin siyasi modeli, onlarca yıldır iktidarda olan otoriter yönetimleri başından atan halklar için – ve bu halkların gelecekte neye yönelecekleri konusunda endişeli Batılılar için- karşı koyulmaz nitelikte.

Ancak yine de ülkenin Orta Doğulu seyircilerinin gözündeki en büyük fazileti, Türk modelinin bir İslamcı tarafından tasarlanmış olmasıdır: Erdoğan ve onun Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ülkenin dindar ve muhafazakâr sınıflarının desteğine sahip ve laiklik yanlılarınca şüpheyle karşılanıyor. İslamcı Araplar için Türkiye’nin başarısı, dine bağlılıktan uzaklaşmadan ülkelerini modernize edebileceklerinin bir kanıtı. Erdoğan’ın Batılı hayranları ise ülkeyi başka bir açıdan görüyor: Ülke, siyasal İslamın modernitenin düşmanı olarak görülmesine gerek olmadığının bir kanıtı. Şayet Erdoğan’ın izlediği yolun siyasi başarıyı getirdiğine ilişkin bir kanıt gerekiyorsa, AK Parti’nin geçen haziran ayında açık bir arayla üçüncü kez genel seçimleri kazanması gösterilebilir.

Fakat Erdoğan’ın yolu Mısır, Tunus ve Libya’yı, Türkiye’nin hâlen yaşamakta olduğu siyasi istikrara ve ekonomik güce ulaştırabilecek mi? Erdoğan, Arap devletlerinin kendi başarısını izleyip izlemeyeceği konusunda kararsız olduğunu belirtiyor. New York’a ziyareti sırasında TIME’a verdiği mülakatta, “Yardımımızı isterlerse, ihtiyaç duydukları her türlü yardımı sağlarız. Sistemimizi ihraç etmek gibi bir düşüncemiz yok.” dedi. Ancak Arap Baharı ülkelerinin muhtemel liderlerine elini uzatmayı reddetmedi. Erdoğan “Devlet başkanı adayları ile ve oradaki yeni siyasi partilerle görüşmeyi kasıtlı olarak istedim ve durumu anlamak için pek çok kişi ile bir araya gelebilme imkânı buldum.” dedi.

Onlara mesajı: İyi Müslümanlar olun, ancak anayasanızın Türkiye’ninki gibi laik olduğundan emin olun. Mısır televizyonuna verdiği bir mülakatta Erdoğan, “Laiklikten korkmayın çünkü din düşmanı olmak anlamına gelmez. Mısır’daki yeni rejimin laik olacağını umuyorum.” dedi. Bu, Müslüman Kardeşlerde Türklerden ders almaya ihtiyacı olmadığını düşünen bazılarında bir şok etkisi yarattı. Olumsuz duygular kısa bir süre sonra törpülendi, ancak olay kökleri laik bir demokratik geleneğe dayanan Türk İslamcılığının, ne laikliğin ne de demokrasinin tam olarak anlaşıldığı toplumlara kolaylıkla nakledilmediğini hatırlattı. Amerikan İlerleme Merkezi Türkiye uzmanı Michael Werz, “Bu şablon İslamcı Arap partileri için ilham verici olabilir, ancak bir model olamaz.” dedi.

Buna karşın Arap Baharı ülkelerindeki pek çok politikacı, açıkça Türk lideri model olarak almaktadır. Mısır’ın Müslüman Kardeşlerin üst düzey liderlerinden biri olan Essam Erian, bu yaz bana “Erdoğan takım elbise giyiyor ancak camide namaz kılıyor. Bu bizim kendimizle özdeşleştirebileceğimiz bir şey.” demişti. (Kardeşlerin yeni siyasi kolu: Özgürlük ve Adalet Partisinin isminde de bu yankısını buluyor) Tunus’un İslamcı En Nahda partisi liderlerinden Abdülhamit Celazzi, birkaç gün sonra Tunus’ta bir araya geldiğimizde tam anlamıyla bir romantikti. Bana, “Erdoğan bizim dilimizi konuşuyor. Konuştuğunda biz dinleriz.” dedi. (TIME’ın “Türkiye’nin Alışılmadık Müslüman Azınlığı “ videosunu izleyiniz)

23 Ekim’de Tunus’un ilk özgür seçimlerinde büyük bir çoğunluk kazanan En Nahda, yeni bir anayasa yaratacak olan bir meclis oluşturuyor. Müslüman Kardeşlerin, kasım sonunda yapılacak olan seçimlerde başarı elde etmesi bekleniyor. Libya’da gelecek yılın ortalarına kadar seçim beklenmiyor, ancak orada da İslamcı grupların önemli oyuncular olacağı sanılıyor.

İdeal İslamcı

Bazı Batılı gözlemcilere göre, siyasi İslamın yükselişi, Taliban yönetimindeki Afganistan ya da İran gibi irticai devletleri ya da aşırılıkçı vizyonu uyandıracak. Bu dar görüş, AK Parti’nin 2002 seçim zaferiyle de ortaya çıkmıştı. Hatta Türkiye’deki laikler, Erdoğan’ın Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye’sinin temelindeki din ve devlet ayrılığını ortadan kaldırmaya çalışacağından korktular ve Erdoğan’ın 1990’larda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı iken yaptığı şu konuşmaya işaret ettiler: “Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz.” Türkiye’nin 2003 Irak savaşına katılmama kararı, Erdoğan’ın ülkesini NATO’dan çıkaracağına ve Batı’dan yüz çevireceğine dair endişelere neden oldu.

Ancak AK Partiyi eleştirenler yanıldılar: Türkiye başka bir İran olmadı. Uzun zamandır yürürlükte olan üniversitelerdeki başörtüsü yasağını sessizce kaldırmasının dışında, Erdoğan’ın politikalarının Atatürk’ün laik mirasına bir saldırı olarak görülmesi zor. (Ancak ülkedeki eleştirmenler, alkol ve sigaradaki vergilerin aşırı bir şekilde artırılmasının, İslami gündem çerçevesinde olduğundan şikayet ediyor) Ve Batıdan uzaklaşmak şöyle dursun, Erdoğan tam bir Batı onayı, Avrupa Birliğine üyelik için laik seleflerinden daha güçlü çaba gösterdi. Ankara’ya defalarca sırt çeviren Avrupa Birliği, Türkiye’nin niteliklerinden çok Avrupa’nın engellerinden bahsediyor. Erdoğan Time’a AB üyeliği peşinde olmaya “hâlâ kararlı” olduğunu ancak bir zamanlar “Avrupa’nın hasta adamı” olarak tanımlanan ülkesinin şimdi ekonomik açıdan üstünken, Türkiye’yi kabul etmeyen kulübün pek çok üyesinin iflas etmiş olduğu ironisine gülmeden edemediğini söyledi.

Sıfır sorundan…

AKP hükûmeti, tüm İslamcı eğilimine karşın Yahudi İsrail ile Devlet Başkanı Beşar Esad’ın laik Suriye rejimiyle de temas kurdu. Ankara’daki daha önceki hükûmetlerin Şam’la ilişkileri en iyi olduğunda bile soğuk kalmıştı. Balkanlar’daki, Karadeniz’in etrafındaki komşular ve hatta -Türkiye ile aralarında geçmişe uzanan husumet bulunan- Ermenistan ile de girişimlerde bulunulmuştu. Tüm bunlar Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “sıfır sorun” olarak adlandırılan siyasetiyle uyumluydu: Türkiye komşularının hepsiyle sorunları giderecek ve yeni ve daha geniş bir dost çevresi geliştirecekti.

İşe yaradı da: Erdoğan Esad ile yakın bir bağ kurmuş gibi görünüyordu hatta Suriye diktatörünü Türkiye’de tatilde ağırladı. Ve ayrıca Türkiye hızla, İsrail’in İslam dünyasındaki en iyi dostu hâline geldi.

Sıfır sorun ayrıca Türkiye’nin ekonomik emellerine de hizmet etti. Hükûmetin iteklediği ancak mesela Çin’deki şirketler gibi devletten mali destek almayan Türk girişimciler, yakın komşularda ve başta Afrika olmak üzere evden çok uzaktaki yerlerde de hızla işlerini büyütmeye başladılar. Türk inşaat şirketleri -Çinli rakipleri ile rekabet ederek ve genelde de galip gelerek- özellikle Orta Doğu, Afrika ve Asya’ya yayıldılar.

Yurt içinde de refah rüzgârları esti: AKP’nin ilk kez iktidara gelmesinden bu yana Türkiye’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) üçe katladı, bütçe açığı üçte iki oranında düştü. 2002’den 2010’a kadar geçen sürede GSYH Rusya’dan, Brezilya’dan ve Güney Kore’den daha hızlı bir şekilde yıllık yüzde 4.8 büyüdü. 2010’a gelindiğinde Türkiye’nin GSYH’sı yüzde 8.9 oranında artmışken, AB’nin GSYH’sı yüzde 1.9 oranında arttı. Hâlihazırda Güney Kore, İspanya ve Kanada’nın ardından dünyanın 17. büyük ekonomisi olan Türkiye’nin bu yıl yavaşlaması bekleniyor ve bazı analistler, bu ekonominin aşırı ısınma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu uyarısında bulunuyorlar. Ancak Avrupa’nın büyük kısmıyla karşılaştırıldığında yine de oldukça sağlıklı görünüyor.

Ekonomik planda ve dış politikadaki başarılarla yüreklenmiş olan Erdoğan, yurtdışında daha da hırslandı. ABD’nin desteğiyle Türkiye’yi bölgesel anlaşmazlıklarda bir arabulucu yapmaya çalıştı. Hatta bu doğrultuda Suriye ile İsrail, barış görüşmeleri yapmaya daha önce hiç olmadığı kadar yaklaştı. Bu rüya İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in –1300 Filistinlinin öldüğü Gazze’ye yönelik üç hafta süren bir saldırı olan- Dökme Kurşun Operasyonu’nu başlatmasıyla Aralık 2008’de bozuldu. İsrail bu durumu Gazze’den fırlatılan füzelerin kışkırttığını söylerken Suriye, Erdoğan’ın arabuluculuğunu yaptığı görüşmelerden çekildi.

Türk liderin yakınındakiler Erdoğan’ın bu duruma bizzat gücendiğini belirttiler. Olmert’in sorumluluğu kendisinin üzerine yıktığını hissetti. Öfkesi -İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek hiddetle çıkıştığı- Davos’taki bir toplantıda dolup taştı.

İsrail’le ilişkiler 2010 Mayıs’ta -İsrailli komandoların Türklerin öncülüğünde Gazze’ye giden bir yardım filosunu durdurmasıyla- tamamen kopmadan önce bir süre boyunca topallayarak devam etti. Komandolar uluslararası sularda bir Türk yardım derneğine ait gemiyi geri püskürttüler. Gemide yaşanan çatışmada sekiz Türk ile bir Amerikan- Türk çifte vatandaşı öldürüldü. İsrail askerlerinin güvertede saldırıya uğradığını söyledi.

Türkiye bu olaydan beri İsrail ile ilişkilerini kopardı. Erdoğan resmi bir özür ile İsrail’in Gazze’ye uyguladığı ambargonun kaldırılması hâlinde bu -bir zamanlar gelecek vaat eden- ilişkinin düzelebileceğini söylüyor. Erdoğan TIME’a yaptığı açıklamada şöyle diyor: ”İsrail hükûmeti dürüst davranmıyor.” İsrail de öfkeli buna bir şekilde cevap veriyor: Dışişleri Bakanı Avigdor Lieberman Erdoğan’ın dikkatini çekebilecek bir yolun, PKK olarak bilinen ve son dönemde Türk ordusu ile sivil hedeflere yönelik saldırılarını arttıran Kürt terörist örgütün desteklenmesi olabileceğini söylüyor. (Türkiye 23 Ekim’de Van’da meydan gelen ve 600 kişinin öldüğü yıkıcı depremin ardından İsrail’in yardım önerisini kabul etmişti ancak Davutoğlu bu durumun Türkiye’nin tutumunu yumuşatmayacağını söyledi.)

Pek çok sorun

Arap Baharı sonunda Sıfır Sorun ilkesini savunulamaz hâle getirdi. Erdoğan, Mısır lideri Hüsnü Mübarek’in halk ayaklanmalarının ardından görevi terk etmesi çağrılarında Batılı liderlere öncülük etmesine rağmen, Suriye lideri Esad’a ve Türkiye’nin büyük ticari çıkarlarının olduğu Libya’nın lideri Muammer Kaddafi’ye benzer mesajlar göndermekte tereddütlü davrandı. Her iki ülkede de Türk gurbetçiler bulunuyor. Erdoğan başlangıçta, NATO’nun Kaddafi’ye karşı kampanyasına katılması yönündeki baskılara karşı koydu ve Esad ile ilişkisinin Suriyeli lideri siyasi reformlar yapmaya ikna etmeye imkân vereceğini söyledi. Rand Corp’da Türkiye uzmanı F.Stephen Larrabee, “Erdoğan kendisini Esad’ın öğretmeni olarak görüyor. Esad’ı ikna edebilme kabiliyetini olduğundan fazla gördü.” dedi.

Erdoğan gecikmeli olarak düşüncesini değiştirdi ve kararlılıkla harekete geçti: Türkiye Kaddafi’ye karşı Libya’nın Geçiş Konseyini destekledi ve Esad’ın verdiği reform sözünden dönmesiyle birlikte Şam’da rejim değişikliği çağrısında bulunmaya başladı. Erdoğan bir zamanlar Esad ailesini Türkiye’ye tatile davet ederken, Suriye liderine karşı giderek açıkça küçümseyici davranmaya başladı. Erdoğan, “Benim kendi halkına saldırırken lider olduğunu ileri sürenlerle kişisel dostluğumu sürdürmem mümkün değil.” dedi. Türkiye şimdi sadece Esad’ın baskılarından kaçanlara değil, Esad’ın devrilmesi için aktif olarak komplo planları hazırlayan muhalif gruplara da güvenli bir sığınak sağlıyor.

İsrail ve Suriye ile ilişkilerdeki kopuş, Erdoğan’ın bölgede barışı sağlayan ülke olma umutlarına zarar vermiş olabilir. Bu durum ayrıca, Türkiye’nin, Suriye’yi İran’ın etkisinden yavaş yavaş çıkarabileceğini uman ABD için de işleri daha da zorlaştırdı. Şimdi ABD’nin bölgedeki en yakın iki müttefiki Türkiye ve İsrail’in araları oldukça kötü. İsrail yanlısı Kongre üyeleri Türkiye’ye askeri teçhizat tedarikini engelleme tehdidinde bulundu ve böylece Beyaz Saray için çözülmesi gereken bir sorun daha yarattılar.

Türkiye için yaşananların ne sonuçlar doğuracağı belli değil. Erdoğan’ın İsrail karşıtı söylemleri, AKP seçmen tabanı ve Arap takipçileri üzerinde işe yarıyor. Larrabee, Erdoğan’ın Esad’a sırtını dönerek, Suriye’nin sponsoru İran’ı da aleyhine çevirme riski yarattığını söylüyor. Tahran ile ilişkiler Türkiye’nin eylül ayında, İran’dan fırlatılacak füzeleri tespit etmeye yönelik NATO radar sistemlerinin topraklarına yerleştirilmesinin kabul etmesinin ardından açılmıştı. Erdoğan İranlıları düşman hâline getirmekten duyduğu endişeyle uzun zaman radarlara karşı durdu. Şimdi Türk yetkililer sistemden elde edilecek verilerin İsrail ile paylaşılmayacağı mazeretinin arkasına sığınmaya çalışıyorlar; NATO sadece bunun doğru olmadığını söylüyor. Sıfır Sorun ilkesiyle ilgili olarak bu kadarı yeterli.

Yeni Osmanlı İmparatorluğu

Kaçınılmaz olarak, Erdoğan’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türkiye’nin siyasi ve ekonomik nüfuzunu artırmayı amaçlayan yeni dış politika doktrini, imparatorluğun 600 yıl boyunca Birinci Dünya Savaşından kısa bir süre sonrasına kadar Müslüman dünyasının büyük çoğunluğunu İstanbul’dan yönetmesinin ardından “yeni-Osmanlı” olarak adlandırılıyor. Erdoğan, bu kıyaslamadan rahatsız değil. Erdoğan, “Tabii ki imparatorluğun güzel tarafları ve o kadar da güzel olmayan tarafları da vardı.” diyor. Erdoğan, “Osmanlı İmparatorluğunun güzel olan yanlarını bugün kullanmamız son derece doğal bir hakkımız.” diyor. Türk yetkililer, İngiliz Milletler Topluluğu’na (British Commonwealth) benzer, iyi bir rehberlik için İstanbul’a dönen, Balkan, Doğu Avrupa ve Arap devletlerinden oluşan bir grup oluşturmayı tasavvur ediyor.

Ancak çoktan tarih olmuş – ve yası tutulmayan- bir imparatorluğun istenmesi dış politika için temel oluşturmuyor. Arap Baharından doğan yeni Orta Doğu’da nüfuz sahibi olma rekabeti, acımasız olacaktır. İran, Mısır ve Suudi Arabistan bölgenin geleneksel güçleri; pastada Amerikan ve Avrupalı parmaklar da var. Görece yeni gelen Çin ve Hindistan, bölgede artan ekonomik çıkarlara sahip. Türkiye’nin Arap Baharı ülkelerindeki avantajının –hâlihazırda Mısır ve Libya’daki en büyük yatırımcılardan biri- korunması zor olacaktır.

Türkiye için, Erdoğan için dışarıda artan bir rekabet olursa, içeride de artan sorunlar olur. Hazirandaki büyük seçimden bu yana otokrasi eğilimi daha fazla dile getirilir oldu. Siyasi rakipler, Erdoğan’ın, İstanbul’un Kasımpaşa semtinin sokaklarında geliştirdiği kabadayılık çizgisinden hiçbir zaman kurtulamadığından yakınıyor. Yüksek konumuna rağmen Erdoğan, sıkça, devlet adamlığını arzulayan bir lidere yakışmayan kaba söylemler kullanarak muhaliflerinin hatalarını yüzlerine vurma fırsatını neredeyse hiç kaçırmıyor. Herkesin bildiği gibi eleştirilere dayanamıyor ve darbeler konusunda paranoyak (bu sonuncusu anlaşılabilir: AKP’nin 2002’deki zaferinden önceki 40 yılda Türk ordusu dört seçilmiş hükûmeti devirdi). Türkiye’nin özgürlükler dokusunda Avrupa’daki bir devletle eşit modern bir devlet olarak görünmesi arzusuna rağmen hükûmeti, darbe komplolarına karışmakla suçlayarak 68 gazeteciyi hapse attı. İstanbul’a yakın zamanda yaptığım bir seyahatte iki önemli gazeteci, yalnızca isimlerini açıklamaya söz verirsem benimle Erdoğan hakkında konuşmayı kabul etti.

Erdoğan’ın Türkiye’deki Kürt azınlığa muamelesi, siyasi uzlaşma sözleri ile eski moda askeri baskı arasında gidip geldi. PKK ile Türk güçleri arasındaki saldırıların ardından şiddet son aylarda arttı. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi genel başkan yardımcısı Sezgin Tanrıkulu, Erdoğan’ın uluslararası popülaritesiyle ilgili kinayede bulundu: “Türkiye’nin, Orta Doğu için bir rol modeli olmadan önce kendi iç meselelerini çözmeye ihtiyacı var.”

Bölgedeki sorunların Türkiye üzerinde etkisi olacaktır: Büyük bir partneri olan Suriye ile ticaret, Erdoğan’ın Esad’la açık bir şekilde ayrı düşmesiyle tehlikeye girdi. Şam’da diktatörlük sürdükçe bedeli de büyük olacak. İsrail ile düşmanca ilişkilerin, iki ülke arasındaki ticaret görece az olduğundan henüz büyük bir ekonomik etkisi olmadı.

Siyasi arenada Erdoğan’ın karşılaşacağı bir başka zorluk, Türk anayasasının yeniden yazılması. Erdoğan’ın Türkiye’nin laikliğini sulandıracağına dönük korkuların yerini, yürütme erkinin Cumhurbaşkanlığında toplanması için bastıracağına ve kendisinin cumhurbaşkanı olmayı amaçlayacağına dair artan kaygıya bırakıyor. Türkiye’nin cumhurbaşkanlığı şu anda, Erdoğan’ın kadim müttefiki Abdullah Gül tarafından yürütülen büyük ölçüde sembolik bir konum. İstanbul kulisleri, anayasanın yeniden yazılmasının ardından Moskova’daki Medvedev-Putin gibi, iki adamın rollerini değiştireceği konuşuluyor. Bu da İslamcı ikonun kendisini eleştirenlerin Türkiye’nin yeni bir İran’a dönüşeceğinden artık kaygı duymadığının bir kanıtı. Artık Türkiye’yi yeni bir Rusya’ya dönüştüreceğinden korkuyorlar.

Alıntı:
Bobby Ghosh / Time
2011-11-18
Tercüme: BYEGM
.