Türkiye'nin kuralları

 

The  New York Times, Türkiye’ye geniş yer ayırdı. James Traub, makalesini, “Dünya Türkiye’den büyük şeyler bekliyor” diyerek bitirdi.

James Traub / The New York Times
2011-01-20

2009 yılının sonbaharında, 1990 yılındaki acımasız iç savaştan bu yana, hiç de huzurlu olmayan Sırbistan ve Bosna arasındaki ilişkiler, açıkça bir düşmanlığa doğru kayıyordu. Batı’nın ara buluculuk çabaları başarısızlığa uğramıştı. Türkiye’nin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu devreye girmeyi teklif etti. Bu, Türkiye için sadece Bosna’nın Türkiye gibi çoğunluğu Müslüman bir ülke olmasından dolayı değil, aynı zamanda Türkiye’nin Ortodoks Hristiyan bir ülke olan Sırbistan ile uzun zamandır anlaşmazlık içinde bulunması nedeniyle de çetrefilli bir roldü. Ancak Davutoğlu, Türkiye’nin iddialı dış politikasını “komşularla sıfır problem” olarak adlandırdığı bir prensibe göre şekillendirdi. Gerek Bosna’nın gerekse Sırbistan’ın Türkiye ile sınırı yok. Bununla beraber Davutoğlu, komşularını daha geniş kapsamlı tanımladı ki bu da Osmanlı’nın eskiden hüküm sürdüğü geniş alandı. Geçen sonbaharda Davutoğlu ile yaptığımız bir dizi görüşmelerden birinde bana, “Altı ay içinde Belgrad’ı beş kez, Saraybosna’yı da belki yedi kez ziyaret ettim.” dedi. Uygun bulunan diplomatların isimlerine ve Srebrenitsa’da meydana gelen vahşet için Sırbistan’ın özür metninin diline ilişkin müzakerelere yardımcı oldu. Sonuç olarak Bosna, Sırbistan’a büyükelçi atamayı kabul etti. Davutoğlu’nun anlatımıyla hikâye şöyle: İşi bitirmek için Bosna Lideri Haris Siladziç ile bir gece Saraybosna Havaalanı’nda bir araya gelmişler. Bosnalı çok sigara içiyormuş. Dindar bir Müslüman olan ve sigara içmeyen Davutoğlu bir istisna yapmış: “Ben içtim; O içti.” Siladziç Srıpların özrünü kabul etti. Kriz giderildi. Davutoğlı diplomatik tarzını, “Bosnalı gibi sigara içmek.” diye adlandırıyor.

Davutoğlu’nun Irak, Suriye, İsrail, Lübnan, Kırgızistan ile ilgili ve çoğu samimi görünen buna benzer birçok hikâyesi var. (ABD Dışişleri Bakanlığından bir yetkili Balkan hikâyesini ana hatlarıyla doğruladı.) Sıra dışı bir kişilik: Zeki, yorulmak bilmez, kibirli ve her zaman kendi hikâyelerinin kahramanı. Wikileaks tarafından son dönemde ifşa edilen bir dizi -ABD- Dışişleri Bakanlığı yazışmasında, bir bilim adamı Dışişleri Bakanını “Türkiye’nin Kissinger’ı” diyerek methederken ikinci bir kaynağın, “son derece tehlikeli” olarak nitelendirdiğine yer veriliyor. Ancak Davutoğlu’nun hünerleri ve dünya görüşü, diplomasisini yürüttüğü ülke nedeniyle önemli: Müslüman bir demokrasi, hızla büyüyen ekonomisiyle gelişen, bir ayağı Avrupa’da diğer ayağı Asya’da olan NATO üyesi bir ülke. Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Türk siyasetini büyük ölçüde değiştiren, akıllı ve ileriyi düşünen bir popülist. Erdoğan ve Davutoğlu büyük bir vizyonu paylaşıyor: Osmanlı’nın mazide kalmış imparatorluk alanını doldurmak için genişlemekte olan, yeniden doğan bir Türkiye.

ABD’nin bir zamanlar olduğu gibi artık egemenliğini sürdürmediği dünyada Başkan Obama, Hindistan ve Brezilya gibi büyüyen güçlerle kuvvetli ilişkiler kurma arayışına girdi. Bununla beraber büyüyen güçlerden biri olan Türkiye, Orta Doğu’daki tehlike bölgesinde bulunuyordu. Obama’nın ilk deniz aşırı ziyaretine Türkiye’yi dâhil etmeyi tercih etmesi ve iki ülke arasındaki “model ortaklıktan” hararetli bir şekilde bahsetmesi bir tesadüf değil. Bu, Türkiye’nin bölgesel bir oyuncu olma istediğinin yanı sıra küresel bir güç olma isteğiyle de tamamen uyuşuyordu.

Bütün ortak çıkarlara, Davutoğlu’nun enerjisine ve yeniliklerine rağmen geçen yıl bir şey çok ters gitti. Davutoğlu’nun liderliğini yaptığı Türkler, ABD’nin en önde gelen müttefiki İsrail ve en önde gelen muhalifi İran ile diplomatik maceralara atıldılar ve bu da Washington’daki siyasi liderleri ve yetkilileri öfkelendirdi. Obama yönetimi yetkilileri artık Türkiye’nin kimin tarafında olduğundan emin değil.

Davutoğlu “taraf olma” fikrini soğuk savaş döneminin kalıntısı olarak görürken bana, “Biz yüzümüzü Doğu’ya veya Batı’ya dönmüyoruz.” diyor. Ancak eğer Türkiye’nin bulunduğu bölgedeyseniz, komşularınızla sıfır sorun yaşamak neredeyse imkânsız.

İstanbul’da birçok zarif ve kozmopolit aydın var. 2002 yılında Başbakanın dış politika danışmanı olarak atandığında bunların sadece birkaç tanesi Ahmet Davutoğlu’nun adını duymuştu. Günlük yayımlanan Radikal Gazetesi Köşe Yazarı Cengiz Çandar, “İslamcı çevrelerin dışında çok da bilinmiyordu.” diyor. Ilımlı İslamcı AK Partinin 2002 yılındaki Parlamento seçimlerindeki zaferi, kültürel olduğu kadar siyasi açıdan da deprem niteliğinde bir hadiseydi. 1923 yılında kurulmasından bu yana Türkiye, katı laik bir cumhuriyetti; Türkiye’nin özellikle İstanbul gibi kıyı kentlerinde yaşayan Batılılaşmış aydınları, İslamcıları Anadolu’nun içlerinden gelen taşralılar olarak küçümsediler. Çandar’ın da dediği gibi, “Bu insanlar bir anda ortaya çıktılar.”

51 yaşındaki Davutoğlu Anadolu’nun düzlüklerindeki Konya’dan geliyor; son derece iyi İngilizcesi olmasına rağmen sık sık belirtme edatlarını kullanmıyor ve bu da onun bu dili nispeten geç yaşta öğrendiğinin işareti. İnce bıyığının altından genellikle yumuşak ve dalgın bir gülümseme ortaya çıkıyor. Dinine riayet ediyor, doktor olan eşi başörtüsü takıyor. Yine de Türkiye’nin elitleri arasında bile şaşılacak derecede seviliyor. Çandar, “Türk ruhunun derinlerinde gurur ve ihtişam duygusu var.” diyor. Sonuç olarak Türkiye sıradan bir ülke değil, imparatorlukların mirasçısı, Osmanlı kadar klasik ve İslam dünyasındaki ilk laik cumhuriyet. Gerek entelektüel çalışmalarında gerekse de Dışişleri Bakanı olarak Türkiye’nin tarihî ve coğrafi yerinden dolayı sıra dışı bir konuma sahip olduğunu öne süren Davutoğlu, Türklerin büyüklüğünün savunucusu olarak görülüyor.

Diplomat olmadan önce bir akademisyendi. 2001 yılında Türkçe yayımlanan “Stratejik Derinlik” kitabı, uluslararası ilişkiler teorisinin Türkiye’ye uygulanması olarak kabul ediliyor. Bu kitap, aynı zamanda bir medeniyetler tarihi ve felsefi çalışması. (Davutoğlu’nun entelektüel isteği de aynı yönde: “Felsefi Derinlik”, “Kültürel Derinlik”, ve “Tarihsel Derinlik” ile devam etmek. Ancak henüz diğerlerine fırsat bulamadı.) Kitap Türkçe olarak 41. baskısını yaptı, Yunanca ve Arnavutçaya çevrildi şimdi de Arapçaya çevriliyor. Kitap 600 sayfa, ağır ve neredeyse okunduğundan daha çok biliniyor. Davutoğlu’nun yardımcılarından biri kitap için “büyüleyici” diyor. (Lehigh Üniversitesinde Türkiye Uzmanı olan Henri Barkey kitabı “saçma sapan” olarak nitelendirirken Davutoğlu için de “Kendini Tanrı gibi görüyor.” diyor.) “Stratejik Derinlik” Türkiye’nin geçmişi ile bugünü arasında olduğu kadar Orta Doğu, Kafkaslar, Balkanlar ve diğer bölgelerle ilişkileri arasında da ayrıntılı bağlantılar kuruyor. Kitap, Türkiye’nin kaderini ele geçirmesi için bir çağrıymış gibi okunuyor.

Türkiye, birçok yönüyle de bunu yapıyor. Dünyada gelişmekte olan ülkeler arasında en büyük başarı hikâyelerinden biri. Küresel ekonomik krizin etkilerine omuz silken Türk ekonomisi geçen yıl yüzde sekizden daha fazla büyüdü ve dünyanın en büyük 17’nci ekonomisi hâline geldi. Türkiye Orta Doğu’nun “yumuşak güç” devi, popüler kültürünü, ciddi fikirlerini ihraç ederken aralarında yılda 1.5 milyon İranlının da bulunduğu Türk mucizesi karşısında ağzı açık kalan ziyaretçileri cezbediyor. Carnegie Barış Vakfının Lübnan’da yaşayan Orta Doğu Uzmanı Paul Salem, “Bu Türkiye’nin yüzyılı olabilir. Çünkü Türkiye Orta Doğu’da gerçekten geleceğe bakan tek ülke.” diyor. Gittikçe artan bir şekilde Orta Doğu’da gücün, Arap ülkelerinden, Arap olmayan iki ülkeye, Türkiye ve İran’a doğru kaydığı görüşünü duyuyorsunuz. Gerçekten de eski bir New York Times muhabiri olan Stephen Kinzer, “Sil Baştan: İran, Türkiye ve Amerika’nın Geleceği” adlı kitabında Türkiye, İran ve ABD’yi, soğuk savaş dönemindeki ABD, İsrail ve Suudi Arabistan üçgeninin yerini alacak, “21. yüzyılın iddia edilen ancak gerçekleşmesi zor ‘güç üçgeni'” olarak tanımlamıştı.

Davutoğlu, Türkiye roketine bindi. Türkiye’nin başarısı onun konumunu yükseltiyor; onun başarıları da aynı şeyi ülkesi için yapıyor. Foreign Policy dergisi tarafından geçenlerde yayımlanan “100 Küresel Düşünür” listesi, Davutoğlu’nu yedinci sırada gösterirken onun önderliğinde, “Türkiye, İstanbul’daki Topkapı Sarayı’nda oturan bir sultandan bu yana benzeri görülmemiş uluslararası bir rol üstleniyor.” diye yazıyor. Davutoğlu, sadece birkaç üst düzey isim gibi, hem Erdoğan hem de Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ile yakın ilişkilerini sürdürüyor. Dışişleri Bakanlığının üst kademelerini kendi milliyetçi vizyonunu paylaşan tecrübeli, pragmatik ve dikkatli diplomatlarla doldurdu. Onlar da diğer başkentlerde alarm zilleri çaldırmadan Türkiye’nin bölgesel ve küresel arzularını dengeleyerek olağanüstü ustalıkta bir iş çıkarırken ülkenin menfaatlerine yardımcı oldular.

Davutoğlu’nun kendi rolünü bazen olduğundan daha önemli gördüğü doğru. 2005 yılı sonbaharında Irak’taki Sünni fraksiyonları bir araya getirmesi hakkında anlattığı harika bir hikâyede, haftalarca birbirlerine bağırıp çağırmalarına izin verdiğini en sonunda da Orta Çağ’daki Bağdat’ın ihtişamını onlara hatırlatıp utandırarak bir araya gelmelerini ve dolayısıyla da Irak’ın bir araya gelmesini sağladığını ima etti. Hikâyenin bu versiyonunda son derece heyecanlanan ABD’nin Irak Büyükelçisi Zalmay Halilzad apar topar İstanbul’a gelerek bu birleşmeyi kutluyor. Olaya yakın ABD’li bir yetkili aslında bunun bir dönüm noktası olmadığını belirtti. Yetkili, Cumhurbaşkanı Gül, Halilzad’ı arayıp gelmesini rica ettiğinde, Halilzad’ın “Her zaman konuştuğumuz aynı insanlarla görüşmek için neden İstanbul’a gitmemiz gerekiyor?” diye sorduğunu belirten ABD’li diplomat, Halilzad’ın, “Gül’ün hatırı için ‘Elbette.'” dediğini söylüyor.

Kendini rahatlatan ve bitmek tükenmek bilmeyen hikâyelerinde Davutoğlu, “Bir Bağdatlı gibi konuşuyor, bir Bosnalı gibi sigara içiyor ve kördüğümleri çözüyor. Konuşmalarımız sırasında Davuoğlu, parmağını kaldırarak “Bunu alıntı yapabilirsiniz.” diyor. Bu gerçekten baş döndürücü bir şey söyleyeceği anlamına geliyor. Diğer taraftan gerçekten de baş döndürücü, çabucak Mezopotamya’ya, Büyük İskender’e oradan Osmanlı vezirlerine ve günümüz tüketici akımına atlayarak alışılmadık paralellikler ve sürpriz dersler çıkarıyor.

Davutoğlu dış politika danışmanlığı kariyerine, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik girişiminin ulusal bir takıntıya dönüştüğü bir dönemde başladı. Davutoğlu, Erdoğan ve Gül için AB’de olmak, Türkiye’ye önemli ekonomik yararlar sağlayacaktı ancak daha da önemlisi Türkiye’nin Batı kulübüne aidiyetini pekiştirecekti. Erdoğan hükümeti üyelik görüşmelerini ilerletmek için zor ekonomik ve siyasi reformların takipçisi olurken Ankara’nın açık hasımlarından Kıbrıs Rum hükûmeti tarafından temsil edilen Kıbrıs gibi üyelik konusunda yeterliliği daha az ancak çoğunluğu Hristiyan ülkelerin hızla gerisinde kalmalarıyla öfkelendiler. Almanya ve Fransa’nın başını çektiği önde gelen Avrupa ülkeleri, Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek konusunda kararlı. Geçen haziran ayında Savunma Bakanı Robert Gates, “Kişisel olarak düşüncem, eğer Türkiye’nin yüzünü Doğu’ya döndüğünü düşünüyorsanız, Türkiye buna itilmiştir, bu, Avrupa’nın, Türkiye’nin Batı ile kurmak istediği bağı redettmesinin sonucudur.” dedi.

Bu, Davutoğlu’nun, yanlışlığını kanıtlamak için büyük çaba harcadığı alışılmış bir nakarat. Bir NATO toplantısına katıldığı Brüksel’den Ankara’ya giderken uçakta Davutoğlu, yarısını yediği yemeğini bir kenara iterek diğer dışişleri bakanlarına ne söylediğini anlattı: “Bugün bir AB varsa bu, NATO şemsiyesinin altında oluştu. Soğuk savaş yıllarında buna en çok katkıyı kim yaptı? Türkiye. Bu yüzden birileri, ‘Türkiye’yi kim kaybetti?’ diye sorduğunda -böyle bir soru vardı çünkü bazıları Türkiye’nin Doğu’ya kaydığını söylüyordu- bu Türkiye’ye bir hakarettir. Neden? Çünkü bu, o kişinin Türkiye’yi ‘biz’in bir parçası olarak görmediği anlamına geliyor. Bu Türkiye’nin bir nesne olduğu, özne olmadığı anlamına geliyor. Biz uluslararası toplumun gündeminde bir kriz ögesi olarak bulunmak istemiyoruz. Biz krizi çözmek için uluslararası toplumun içinde olmak istiyoruz.” dedi.

Erdoğan ve Davutoğlu’nun isteklerinin salt tanımı, küresel “biz”in bir parçası olmak. Bu nedenle Türkler, Avrupalıların geri çevirmesini ağır bir hakaret olarak algılıyor. Gates’in de ima ettiği gibi, sonuç olarak Türkiye konumunu yakın çevresinde yükseltme arayışına girdi. Davutoğlu’nun en önemli diplomatik başarılarından biri de Türkiye, Ürdün, Lübnan ve Suriye’yi birbirine bağlayan, dolayısıyla da Osmanlı’nın eski alanını yeniden yapılandıran vizesiz seyahat bölgesinin yaratılması. Bu dört ülke kendi aralarında serbest ticaret ve serbest dolaşım konusunda adım atmak konusunda anlaştı. Türkiye sıfır problem politikasının bir parçası olarak Kıbrıs ve Ermenistan, daha başarılı bir şekilde de Yunanistan ve Suriye ile aralarındaki uzun soluklu gerilimleri çözme yönünde adım attı. Türkiye’nin onlarca yıldır Kürtlerin özerklik taleplerini bastırması, direnişçi Kürt savaşçılara barınak sağlayan Irak Kürdistan’ının yeni hükûmetle ters düşmesine neden oldu. Ancak Erdoğan hükûmeti ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olan Kürdistan’a el uzattı. Türk Parlamentosunun, ABD güçlerinin Türkiye’nin güneyinden Irak’a girmesine izin verilmesi aleyhinde oy kullandığı 2003 yılından bu yana, Bush hükûmetiyle ilişkiler sallantıdaydı. Şimdiye kadar ABD bölgedeki istikrarı korumak için Türkiye’yi bir güç olarak kullanmaya hevesliydi. Kürdistan ile yakınlaşmanın sonucu olarak da Washington ile ilişkileri yumuşattı ve Türkiye’yi Irak ile ilgili konularda önemli bir oyuncu hâline getirdi. Türk firmaları sadece Kürdistan’da değil, Irak genelinde gittikçe artan bir şekilde baskın bir konum elde etmeye başladılar. Iraklı Kürt liderler de asilere yönelik sert önlemler aldı. Bu diplomatik bir üçlü bahisti.

Fakat Davutoğlu’nun vizyonu, Türklerin ticaret için komşularını emniyete almasının çok ötesine uzanıyor. Onun en sevdiği teorilerinden birine göre ABD’nin, uzak bölgelerde duyarlı bir araç olarak Türkiye’ye ihtiyacı var. Çoşkulu tarzıyla Davutoğlu, “Afro-Avrasya”yı insanlığın ana karası olarak adlandırıyor ve “ABD, insanlığın ana karasından çok uzakta ortaya çıkmış insanlık tarihindeki tek küresel güç.” diyor. Coğrafya ve tarih açısından, Birleşik Devletler “güvenlik” avantajına ve “süreksizlik” dezavantajına sahip çünkü Amerika’nın Orta Doğu ve Asya ile derin tarihî ilişkileri yok. Davutoğlu’nun deyimiyle ABD’nin stratejik derinliği yok, Türkiye’nin ise çok fazla var. Davutoğlu dikkate değer bir hareketle “Böylesine küresel bir gücün böylesi bölgesel bir güçle mükemmel bir ortaklığı var.” sonucuna varıyor. Türkiye özellikle de Sünni dünyasıyla olan ilişki ağını, ABD’nin Pakistan, Irak ve Afganistan’daki -Türkiye kısa bir süre önce NATO’nun Kâbil’deki askerî birliğinin komutanlığını yeniden üstlenmeyi kabul etti – çıkarlarını ilerletmek için kullandı.

Türkiye, 2007 yılında Orta Doğu ara bulucusu olarak kendini öne çıkardı. Osmanlı Türkiye’si, Avrupa’nın büyük kısmında semitizm (Yahudi karşıtlığı) alevlenirken Museviler için güvenli bir limandı. Cumhuriyetçi laik Türkiye, İsrail’in Orta Doğu’da en güvendiği müttefikiydi. Birçok Türk İslamcı, İsrail’i hor gördü fakat Erdoğan ve AK Parti daha diplomatik bir çizgi benimsedi. Erdoğan 2004 yılında İsrail’i ziyaret etti ve 2007 yılında Türkiye İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’i, nadir bir onurlandırmayla Parlamentoya hitap etmesi için davet etti. Türk liderleri Golan Tepeleri’nin Suriye’ye iadesi konusunda, Suriye ile İsrail arasındaki görüşmelere ara buluculuk yapma arayışına girdi. O dönemde Bush yönetiminin İran’ın temsilcisi olarak gördükleri Suriye ile ilişkileri yoktu fakat İsrail, Şam ile görüşmelerde bir aracı bulma konusunda istekliydi. Davutoğlu Foreign Policy’deki bir makalesinde, ara buluculuk rolünün “Türkiye’ye dışarıdan herhangi bir ülke tarafından verilmediğini” yazdı. Türkiye bu görevi, Davutoğlu’nun “proaktif ve önleyici barış diplomasisi” olarak nitelendirdiği bir prensip doğrultusunda kendisi üstlendi. Bu “biz”in bir parçası olmak anlamına gelmektedir.

Davutoğlu, 2007 yılında başkentler arasında 20 kere mekik dokuğunu ve 2008 yılında iki tarafı İstanbul’da ayrı ayrı otellerde beş tur görüşme için bir araya getirdiğini söylüyor. Taraflar arasında mesaj getirip götürdü. İsrail’in, Suriye’nin Hizbullah’a maddi destek vermeyi bırakmaya ve İran ile arasına mesafe koymaya hazırlandığı konusunda ikna edilmesi gerekiyordu. Suriye, İsrail’in çekilmek için hazırlık yaptığı sınırların netleştirilmesini talep etti. Davutoğlu ve yardımcıları, aralık sonuna kadar, sadece bir veya iki kelime üzerindeki anlaşmazlığın iki tarafın da doğrudan görüşme için harekete geçmesini engellediğini söylüyorlar. İsrail Başbakanı Ehud Olmert Erdoğan’ın evinde, her iki liderin de Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esat ile görüştüğü, beş saat süren bir akşam yemeğine katıldı.

Davutoğlu, doğrudan görüşmeler için bir otelde oda ayırttırdı. Müzakerelere yakın bir İsrailli yetkili bunu doğrularken Davutoğlu’nun “çok önemli ve çok profesyonel bir rol üstlendiğini” belirterek “yüz yüze görüşmeler pek yakında olabilecek gibi görünüyordu” ifadesini kullandı. Olmert’in kendisi de bu sene Erdoğan’ı “adil bir ara bulucu” olarak niteledi ve “Görüşmelerde Türkiye’nin ara buluculuğuna ihtiyacımız var.” dedi.

Başka ne beklenebilirdi ki toplantıdan sadece birkaç gün sonra İsrail, Gazze’ye düzenlediği Dökme Kurşun isimli istilayla Arap dünyasını kızdırdı, Erdoğan’ı küçük düşürdü ve çileden çıkardı. Görüşmeler çöktü. İsrailli yetkililer, Gazze’den gelen füze sağanağı konusunda, “Türklere karşılık vermek zorunda kalacağımızı söyledik.” diyerek İsrail Türkleri kandırmadı çünkü İsrail hükûmet yetkilileri, Olmert-Erdoğan yemeğinden günler sonra istila için yetki verdi, dediler. Türkiye olaylar silsilesini böyle görmüyordu. Davutoğlu ciddi bir şekilde, bu, “Türkiye’yi aşağılamaktır.” diyor. Türk toplumu da kesinlikle aynı şekilde hissetti ve toplumun bu fikirlerini zekice muhakeme eden Erdoğan durumu çok iyi anladı. Türkiye her şeyden önce bir demokrasi, Avrupa Birliği’nden gelen ters cevaba ilaveten toplumun Gazze’ye tepkisi ve belki de “sıfır problem” politikasının özündeki mantık da ülkeyi yeni bir istikamete yöneltti.

Türkiye’nin bu husustaki Balkanlar, Afganistan, Pakistan, Irak ve İsrail’deki çıkarları, ABD ve Batı’nın çıkarlarıyla örtüşüyor. Fakat şans zinciri İran’da son buluyor. 2009 Eylülünde nükleer silah üretme arayışında olmadığını göstermek için Batı’nın baskısı altında olan İranlılar, ellerindeki 1200 kilogram uranyumu insani amaçlı kullanım için yeterince zenginleştirilecek bir miktarla değiştirmek üzere yurt dışına göndermeyi teklif ettiler. İran, uranyumunu elinde tutması için hiçbir Batılı ülkeye güvenmedi fakat Türkiye’ye güvenebilirdi. Davutoğlu harekete geçti, detayları çözmek üzere defalarca Tahran’a gitti ancak alışıldığı üzere İranlılar ağız dalaşına girip geciktirdiler.

Wikileaks tarafından son dönemde ortaya çıkarılan belgeler, bu durumun Washington’da yarattığı gerilimi canlı şekilde ortaya koyuyor. Kasım 2009’da Ankara’da, Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon ile yapılan toplantıda, Davutoğlu, Türk ayrıcalık teorisini geliştirdi. Davutoğlu, “İranlılarla sadece Türkiye dobra dobra ve eleştirel konuşabilir.” dedi. Davutoğlu, İran’ın Türkiye’nin desteğiyle bir uzlaşmaya varmaya hazır olduğundan emindi. Açık bir kuşkucu olan Gordon, “İran’ın nükleer silaha sahip olması durumunda sonuçları değerlendirmesi” konusunda Davutoğlu’na baskı yaptı. Wikileaks belgelerinin yazarı durumu “cesur bir cevap” olarak nitelerken Davutoğlu, Türkiye’nin, riskin gayet farkında olduğu konusunda ısrar etti. Gordon, “Ankara’yı İran’a sert bir kamusal mesaj vermesi konusunda zorladı.” Davutoğlu bunu kapalı kapılar ardında yaptığına ve “Türkiye’nin dış politikasının bölgeye ‘adalet ve vizyon duygusu’ vermekte olduğuna vurgu yaptı.”

Gordon ile yaşanan bu gerilimin gerisinde, Türkiye’nin İran’a çok fazla müsamaha gösterdiğine dair bir korku vardı. Davutoğlu Türkiye’nin İran’da, ABD ve Avrupa’nın sahip olmadığı çıkarlarının olduğu konusunda oldukça açık davrandı. Davutoğlu, bana, “Türkiye ekonomisi büyüyor ve İran bizim Asya’ya ulaşmamız için tek karasal geçit. İran Türkiye için ikincil bir enerji kaynağı.” dedi. İran’a yaptırımlar Türkiye’yi etkiler. Davutoğlu ayrıca Türkiye’nin İran’ın niyetlerine ilişkin değerlendirmelerinin, ülkesinin çıkarlarından etkilenmediği konusunda ısrar etti. Gordon’un şüpheciliğinin nedenlerini anlamak kolay. Başbakan Erdoğan, İran’ın bomba üretmek istediği yönündeki korkuları “dedikodu” şeklinde niteleyerek göz ardı ediyor. Davutoğlu’nun üst düzey danışmalarından birine konuyu sorduğumda, “Şimdilik, İran’ın nükleer silah programı yok. O seviyeye gelip gelmeyeceklerini bilmiyoruz. “dedi.

Geçen nisan ayında Başkan Obama’nın nükleer zirve toplantısında, Erdoğan ve Brezilya Devlet Başkanı Luis Inacio Lula da Silva, Obama’ya, İran’ı uranyumu teslim etmeye ikna etmek için beraber çalışmayı teklif ettiler. Bu, gelişmekte olan güçlerin artan güvenlerinin çarpıcı bir örneğiydi. ABD’li yetkililer, İran’ın Türkiye ve Brezilya’yı oyuna getirmeye çalışmasından endişe ettiklerini açıkça ifade ettiler. Fakat Davutoğlu çılgın programına geri dönerek İranlıları ödün vermeye zorlamak için mayıs ayında defalarca Tahran’a gitti. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri Davutoğlu’nu “Energizer Bunny” (ÇN: Energizer pil reklamlarında enerjisi tükenmeyen tavşan) olarak niteliyorlar. Yedinci ve son turda, anlaşmaya varmadan önce 18 saat çalıştı. Davutoğlu öylesine heyecanlıydı ki uçaktan Türk gazetecileri arayarak varışında bilgilendirmek için davet etti. Fakat haberi yazmak için ofislerine gidene kadar gazeteciler, ABD’nin anlaşmayı reddetiğini öğrendiler.

Obama yönetimi, Güvenlik Konseyinde Rusya ve Çin’i İran konusunda daha sert yaptırımlar lehinde oy kullanmaları için ikna etmeye çalıştığı anda, Türkler, kelimenin tam anlamıyla diplomatik darbelerini ilan ettiler. Davutoğlu, Amerikalıları bilgilendirmeden asla adım atmadıklarını söylerken, Amerikalı yetkililer ise anlaşma hükümlerinin kendilerini şaşırttığını belirttiler. Türkler çoğu zaman incinen duygularını sakladılar. Fakat haziran ayının başlarında, Türkiye ve Brezilya yaptırım kararına karşı oy kullandıklarında, ABD ile yaşanan anlaşmazlık su yüzüne çıktı. Türk yetkililer, Amerika’nın ulusal çıkarları konusunda, ABD’ye meydan okumanın istedikleri en son şey olduğunu ancak İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinejat’ın Türkiye ve Brezilya’nın karar aleyhine oy kullanmaması durumunda, İran’ın “takas anlaşmasını” feshetmeyi düşüneceğini söylediğini belirtiyorlar. Ne İran lehine ne de ABD ve Batı aleyhine oy kullandıklarını, diplomasinin devam etmesi yönünde oy kullandıkları konusunda ısrar ediyorlar.

Batı’daki konumu pahasına olsa bile belki Türkiye, sadece İran ile iyi ilişkileri muhafaza etmeyi değil aynı zamanda Orta Doğu’daki güvenirliliğini artırmak da dâhil sadece bölgesel çıkarlarını koruyor. Belki de Davutoğlu’nun bütün itirazı, Ankara’nın, dünyayı Washington yahut Londra’nın gördüğü şekilde görmediği yönünde. Bu senenin başında Dış İlişkiler Konseyindeki toplantıda Henri Barkey Erdoğan ve Davutoğlu’nu İran konusunda gözlemlerken, şunu fark etti: “Tepki sanki bir düğmeye basmak gibiydi: Sorun İran değil, sorun İsrail; İsrail’in silahları var. İran’ın silahı yok.” “Belki de problem herkesle problemsiz olamayacağınızdır.”

Ne yazık ki İran, problemin sadece bir yarısı. Diğer yarısı İsrail’di. Gazze savaşından üç hafta sonra, Erdoğan, İsviçre’nin Davos kentinde Şimon Peres ile katıldığı bir oturumu asabi bir şekilde terk etti. İsrail aynı gereksizlikle cevap vererek Türkiye’nin İsrail Büyükelçisini küçük düşürücü bir duruma soktu. Hamas’ın uzun süredir savuncusu olan Erdoğan, İsrail’in kendi varlığına bir tehdit olarak gördüğü gruba verdiği desteği daha fazla dillendirir hâle geldi. 2010 yılının bir bahar ayında, bir Türk yardım organizasyonu olan İHH, İsrail’in Gazze ablukasını kırmak üzere filo kiraladı. Davutoğlu, grubu yola çıkmaması konusunda ikna etmeye çalıştığını, sonrasında da filo organizatörlerine geri dönmelerini, İsrail’in gemileri durdurması hâlinde, -ki Davutoğlu bundan emindi- gerekirse yükleri Gazze dışında bir limana boşaltmalarını söylediğini belirtiyor. Mayıs ayının sonralarında filonun hareketinden önce üst düzey bir Türk yetkili, gemilerin yüklendiği konusunda uyarmak için İsraillileri aradı ve “Lütfen şiddete başvurmayın.” dedi.

Şüphesiz işler bu şekilde gelişmedi. Filo İsrail’in rotasını değiştirme taleplerini reddetti ve öncü gemi Mavi Marmara’ya helikopter destekli komandoların saldırısı, sekiz Türk vatandaşı ve bir Amerikan vatandaşının ölümüyle sonuçlandı. Gazze savaşı Türk toplumunu hırçınlaştırdı, ardından kızgın kalabalıklar ülke genelinde toplanarak İsrail aleyhinde İslamcı tezahüratlar yaptılar. Erdoğan İsrail’i sert şekilde suçladı, Hamas’ın terörist bir örgüt olduğunu reddederek cesurca savundu. Bir sene önce ısrarla müzakere yapmakta olduğu İsrail’i “Orta Doğu’da nefret ve düşmanlık yayan cerahatli bir çıban” olarak tanımladı. Türkiye özür talep etti. Filoyu belki de Ankara tarafından organize edilmiş kışkırtılmış bir provakasyon olarak gören İsrail, özür talebini geri çevirdi. Davutoğlu, Başbakanı kadar çoşkuluydu. Saldırının ertesi günü Güvenlik Konseyindeki açıklamasında Davutoğlu, “Teröristler ve devletler arasındaki çizginin bulandığı gün olan bugün, insanlık tarihinde kara bir gündür.” dedi.

Türkiye çatışan ihtirasları arasında seçim yapmış gibi görünüyor. Dış İlişkiler Konseyinde Orta Doğu Uzmanı olan Steven Cook, son dönemde “Erdoğan ve partisi, Türkiye’nin Orta Doğu’da izlediği tutumundan içeride fayda sağlayacaklarına ve dahası Türk iç politikasının taleplerinin, şu anda ABD ile iyi ilişkileri devam ettirme gerekliliğine baskın çıktığına inanıyorlar.” şeklinde yazdı. Türkiye yeni bir istikamete yöneliyor olabilir, diğer bir değişle Batı tarafından reddedildiği için değil, Doğu tarafından şevkle kucaklandığı için.

İran ile nükleer anlaşmadan iki hafta sonra ve yaptırım oylamasından bir hafta önce gelen talihsiz bir zamanlama cilvesiyle Türkiye’nin filoya hiddetli tepkisinin açık sonucu, İsrail ile ilişkilerde her ne kaldıysa onu enkaza çevirmek ve ABD’nin yanındaki konumuna ciddi şekilde zarar vermek oldu. Üst düzey bir idari yetkili, Mavi Marmara olayının ardından “abartılı ve tahrik edici söylem, tarihî ve çok önemli olan olumlu Türk-İsrail ilişkilerini bozdu.” dedi. Ayrıca Türkiye’nin, ABD’nin Orta Doğu’daki en iyi dostuna düşman ve en kötü düşmanına dostmuş gibi görünmesi, toplum nezdinde de gerçek bir hasara yol açtı. Mavi Marmara olayından sonra, Thomas L. Friedman, Times dergisinde belki abartılı bir şekilde, Türkiye’nin, İsrail’e karşı Hamas-Hizbullah-İran direniş cephesine katıldığı değerlendirmesini yaptı.

Son aylarda hararet düştü. ABD’li yetkililer, Türkiye ile İsrail arasında yakınlaşmayı teşvik etmeye gayret ediyorlar. Geçen haziran ayında, İsrail’in Ticaret Bakanı Binyamin Ben-Eliezer Davutoğlu’nu görüşmek için sessizce Brüksel’e davet etti. Fakat görüşmenin içeriği, büyük olasılıkla gerilimin azalmasına karşı olan sertlik yanlıları tarafından derhâl İsrail’de sızdırıldı. Washington ile ilişkiler endişe vermeye devam ediyor. Yukarıda bahsi geçen yetkili, “Birlikte yapmak istediğimiz çok şey var. Fakat Amerikalıların ve Kongrenin Türkiye’ye bakışının olumsuz olması durumunda, bizim açımızdan yapılacaklar zorlaşır.” diyerek şu an için durumun böyle olduğunu da sözlerine ekliyor.

Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olmasından birkaç ay önce Davutoğlu, yeni Obama ekibiyle görüşmek için Washington’u ziyaret etti. Gözü kamaştı. Davutoğlu, George W. Bush’un Amerikan’ın Sezar’ı olduğunu, Obama’nın ise filozof Kral Marcus Aurelius’u olacağını düşünüyordu. Davutoğlu, “Türk-Amerikan ilişkilerinde altın bir çağın yaşanacağını” öngördü, işler bu şekilde gitmedi. Davutoğlu görkemli entelektüel ve siyasi alt yapısıyla çelişen bu kadar tersliği zar zor idare edebilir. ABD’nin, insani yardım filosuna karşı İsrail güçlerinin acımasız saldırılarının soruşturulması çağrısı yapan Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi kararına muhalefet etmesiyle “şoke olduğunu” söyledi. (Yönetim böylesi bir komisyonun acele karar verecek gibi göründüğünü onun yerine BM Genel Sekreterinin bir araya getireceği bir paneli destekleyeceğini söyledi.) Fakat Davutoğlu’nun kendi çevresindeki uzmanlar, içinde bulundukları ciddi durum konusunda kendilerini kandırmıyorlar. Washington ile ilişkilerden sorumlu Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Selim Yenel, “Kongreden çok fazla eleştiri alıyoruz. Yunan ve Ermeni lobisinin darbelerine alışmıştık, Musevi lobisi tarafından kollanıyorduk. Şimdi Musevi lobisi de bizim peşimizde.” dedi.

Gerçek şu ki uygarlık tarihi konusundaki derin bilgisine rağmen Davutoğlu, hem İsrail hem de İran konusunda ABD’nin hissiyatının derinliğini yanlış okudu veya belki de Türkiye’nin önemini abarttı. Bu imparatorluk sonrası ihtişamın tehlikesidir. Uluslararası Kriz Grubu’nun Türkiye Bürosu Direktörü Hugh Pope, “Türkiye ve AB arasında bir kaynaşma bekliyorlarmış gibi konuşuyorlar. İsrail’den daha önemli olduklarını düşünüyorlar.” dedi.

Belki de bu aksama, dünyanın yükselen güçlerinden birinin yukarı doğru yol almasında sadece küçük bir geri gidiş, geçiçi bir değişim. Robert Gates ve Dışişleri Bakanı Hillary Clinton ile özel olarak görüştüğü, Avrupalı mevkidaşlarıyla bir araya geldiği Brüksel’den Türkiye’ye dönerken Davutoğlu, çoşkulu bir ruh hâli içindeydi. Davutoğlu, tarihin rüzgârının yelkenlerini doldurduğunu hissediyordu. Medeniyetlerin kavşağındaki, Doğu ile Batı, Kuzey ile Güneyin birleştiği Türkiye, dünyanın geleceğine işaret ediyor. Davutoğlu bana “Türkiye küreselleşmenin turnusol kağıdı. Türkiye’nin başarısı, küreselleşmenin başarısı anlamına gelecek.” dedi. Davutoğlu’nun söylemekten hoşlandığı gibi, dünya Türkiye’den büyük şeyler bekliyor. (Tercüme: BYEGM)